PERŞEMBE 16 NİSAN 1998
Rivayet ederler ki Beethoven, hayvanlarda da müzik kulağı bulunup bulunmadığını saptamak istemiş. Bütün hayvanlar bir duyarlılık göstermişler müziğe...
Sadece öküz 20 dakika sonra algılayabilmiş kulağının dibinde müzik çalındığını...
O zamandan bu yana da herhangi bir müzikle iletişim kuramayanlara, "Beethoven'in öküzü" demek nerdeyse adet olmuş.
Müzik tutkunu olmak başka şey, müzikten anlamak başka şey, müzikten hoşlanmak başka şey...
Bizim yazı çizi dünyasında, nerdeyse müzikle ikiz kardeş gibi yaşayan birtakım dostlar tanıdım.
Biri, kendi de çok iyi keman çalan Nadir Nadi'ydi. Ali Naci, müzikten pek konuşmaz, ama canı çekince oturur piyanoda alaturka çalardı... Doğan Hızlan, tülbentten geçme bir müzik bağımlısıydı. Murat Belge ise unutulup tozlanmış müziklere dahi bir gönül yakınlığı duyan, üst düzey lezzetlerin ışıklı bir ibrişim yumağı...
Yerel de dahil, dünya müziğiyle senli benli olmanın, insanda açtığı ufuklar öylesine sonsuz ki...
Kozmos'daki sürekli değişimin, üstünde yaşadığımız Arz yuvarlağını da nasıl etkileyip sarmaladığını; müzikte de görüyorsun, mimaride de, resimde de, bilimde de...
Bu değişimle bütünleşemediğin ve ona karşı çıktığın zaman, Kozmos yahut Doğa, yahut Tanrı seni affetmiyor. Orta boy bir depreme bile dayanamayan evlerin, durmadan çıkan yangınların, mahalleleri basan sellerin, sürekli birbirine çarpan kamyonlarla arabaların ve bitip tükenmeyen bir yığın çapaçulluğun iğneli fıçılarında ziyan olup gidiyorsun...
Evrensel müzikle sarmaş dolaş yaşanan yörelerde, nedense sanat ve bilimdeki gelişmelerle de bir ahenk sağlanıyor. Manavlardaki küfe dibi döküntülerine benzeyen çaresiz insan yığınlarına pek rastlanmıyor oralarda...
Sorun şurada:
Arz yuvarlağını da etkileyen Kozmos'daki sürekli değişime karşı çıkmak, yahut çıkmamak..
Karşı çıkanlar bu değişimin boyutları üstünde düşünülmesinden ve mevcuttaki aşınmışlığın ortaya konmasından hiç mi hiç hoşlanmıyorlar. Çünkü onlar, ancak alışılmışın havuzunda batmadan yüzebilen kağıttan kayıklar... Kozmos'u da dışlıyorlar, okyanusları da...
2600 yıl önce yaşamış olan Pythagor, acaba neden bir üçgenin içindeki 3 açının toplamını merak etti ki?
Sonra da bunun 180 derece olduğunu nasıl kanıtladı?
Üçgenin alt taban kıyısı, var ya... Ona bir paralel çekti... Hangi yükseklikten çekti paraleli? Üçgenin tepe noktasına da değerek geçecek yükseklikden...
Sonra üçgenin alt kıyısını sağlı sollu, öteki iki kıyısını da altlı üstlü uzattı...
Ortaya 2 paralel arasında, 2 kıyısı da hem alttan, hem üstten paralelleri kesen bir üçgen çıktı.
"2 paraleli birden kesen yamuk bir çizginin çaprazlamasına gelen iç açıları birbirine eşittir."
Ve böylece kanıtlandı bir üçgenin iç açı toplamının yarım daireye yani 180 derece olduğu...
Geometrideki dairelerle yuvarlaklar Kozmos'daki -Arz da dahil- gezegenlerin şemaları gibidir. Ve durmadan değiş pozisyonlarda yeni "değerler" yaratırlar...
Bunu çakmış toplumlarla çakmamışların çağını yaşıyoruz bugün...