PERŞEMBE 16 NİSAN 1998
DSP lideri Ecevit'in Fethullah Hoca Cemaati'yle ilgili tutumu yüzünden parti içinde, özellikle bazı DSP'li milletvekilleri arasında rahatsızlık rüzgarlarının estiği sır değil. Nitekim bu milletvekillerinden biri geçen gün istifa ederek CHP'ye katıldı.
Ecevit'in Fethullah Hoca konusunda ifrada kaçtığını, Hoca'ya biraz fazla kol kanat gerip sahiplendiğini düşünen bir DSP milletvekili dün kendisiyle sohbet ederken şöyle diyordu:
"Said Nursi son tahlilde ne istiyordu? Din cumhuriyeti... O yüzden Said Nursi değişmediği sürece Fethullahçılar'ın nihai amaçlarının da değişmesi imkansızdır. Bir başka deyişle, merhum Said Nursi'nin böyle bir şansı olmadığına göre, onların da bu bakımdan değişmesi artık mümkün değildir."
Nurculuk akımının kurucusu Said Nursi ne istiyordu? Cumhuriyet düzeninden söz ediyordu ama nasıl bir cumhuriyet düzeniydi bu?
Din cumhuriyeti mi?
Yani İslami esaslara uydurulmuş bir devlet düzeni mi?
Yoksa laik cumhuriyet mi?
Yani dini kuralları, devletin, kamu alanının dışına çıkaran ve özel alana, kişinin vicdanına taşıyan laik bir cumhuriyet mi?
Herhalde az çok bilgi sahibi bir insan, Said Nursi'nin din cumhuriyetinden, şeriatçı düzenden yana olduğunu bilir. Aksini iddia eden ya kara cahildir, ya da aklından zoru vardır.
Said Nursi böyleyse, Fethullah Hoca nedir?
Ondan farklı olabilir mi?
Sanmıyorum.
Fethullah Hoca'nın Said Nursi'yle gönül ve akıl birliği içinde olduğu herhalde inkâr edilemez. Fethullah Hoca da nihai hedef olarak İslami esaslara göre tanzim edilmiş bir devlet ve toplum düzeni amaçlar. Bir din cumhuriyeti onun da yüreğinde bir ideal olarak olarak yatar.
Ancak Fethullah Hoca bu idealin bugünden yarına gerçekleşmeyeceğini de bilir. Bunun uzun sürebilecek bir sabır işi, çok büyük soluk isteyen bir maraton olduğunun gayet iyi farkındadır.
O yüzden denebilir ki:
Fethullah Hoca aşamalı gidilmesinden yanadır. Bir altyapının kuyumcu titizliğiyle hazırlanmasının peşindedir. Eğitime yatırım bunun için olabilir. Finans dünyasına ayak atmasının arkasında belki de bu fikir vardır.
Yine denebilir ki:
İlk hedef, "ideal"e değil, "mümkün olabilen"e erişmektir.
Nedir bu?
Fethullah Hoca da, sanıyorum, mümkün olabilse, devleti dine yakınlaştırmak ya da devletle dini uyumlu hale getirmek ister. Örneğin, hukuk sisteminin tümüyle İslami esaslara göre tanzim edilmesi yerine, belki bir ara aşama olarak, mevcut laik hukuk sistemine orasından burasından İslami esasları sokmak kafasında yatıyordur.
Bir başka deyişle:
Türkiye'deki laik sisteme biraz İslamiyet şırınga etmek...
İşte bu fikir Washington'daki bazı çevrelere de ilginç geliyor. Ilımlı İslam denerek Fethullah Hoca'ya ABD başkentinde ilgi duyulmasının bir nedeni de bu...
Nitekim bu bakımdan Amerikalı bir yazarın, Davos'daki son Dünya Ekonomik Forumu'nda yapılan Türkiye paneli sırasında bir çıkışına muhatap olmuştum. Bazı kitapları Türkçe'ye çevrilmiş olan Robert Kaplan şöyle demişti:
"Türkiye'deki sisteme biraz İslamiyet enjekte etmek, sistemin güçlenmesine yol açmaz mı?.."
Ben de kendisine, komşuları arasında İran gibi bir ülke olan Müslüman Türkiye'de din devleti tehlikesinin bir fantezi olmadığını, laikliği şu ya da bu şekilde sulandırmanın doğrudan demokrasinin altyapısını zayıflatmak anlamına geleceğini anlatmıştım. Biraz tartışmıştık.
Bence bir nokta kesin:
Said Nursi'de olduğu gibi Fethullah Hoca'da da dini esas alan bir cumhuriyet fikri hiç kuşkusuz vardır.
Bu fikir aslında bütün dini tarikatlarda, cemaatlerde mevcut. Özünde hepsi, dinin öbür dünyayı olduğu kadar bu dünyayı da bir bütün olarak, yani devletiyle, toplumuyla her şeyi düzenlediği günlerin özlemiyle yaşıyorlar. Uhrevi ve dünyevi ayrımını gönüllerinde reddediyorlar.
İdealleri böyle.
Ama şurası da muhakkak:
Bu ideal nasıl gerçekleşir konusunda birbirlerinden ayrılıyorlar. Örneğin kendini Nakşi sayan Cemalettin Kaplan gibiler var. Laikliğe de demokrasiye de açıktan karşı çıkıyorlar. İran'da olduğu gibi bir ihtilalle Türkiye'deki laik cumhuriyeti yıkmanın hayalini kuruyorlar. Yani bu gibilerde devlet düşmanlığı saklı değil.
Takıyye yapmaya kalkışanlarda ise hemen sırıtıveriyor bu düşmanlık...
Fethullah Hoca'ya gelince...
Demokrasiyle bugün için bir sorunu olmadığını söylüyor. Çünkü demokrasi sayesinde kendilerini ifade edebildiklerini, örgütlenebildikleri görüyor. Laikliğe bir itirazı olmadığını ifade ediyor. Çünkü laik rejimin kendi dinlerini yaşamalarına engel oluşturmadığının farkında...
O yüzden Fethullah Hoca'nın bugün için devletle fazla derdi yok. Devletle barışık yaşamaya özen gösteriyor.
Bu durumda, ilk kategoriye girenlere radikal İslamcılar, Fethullah Hoca gibilerine de ılımlı İslamcılar denebilir mi?
Mümkün.
Bu ayrımı yaptıktan sonra da soru şu olabilir:
Radikal İslam'la ılımlı İslam aynı kaba mı konsun? Bu görüşte olanlar var.
Diyorlar ki:
"Radikal İslam, ılımlı İslam ayrımı gereksiz. Çünkü her iki nehir de aynı yere akıyor sonunda..."
Her ikisinin de son tahlilde laik demokratik cumhuriyeti sevmedikleri konusunda kuşkum yok. Ancak her ikisinin de aynı kaba konarak, her ikisine karşı da aynı mücadele yöntemlerinin kullanılmasının doğru olacağını sanmıyorum.
Fethullah Hoca'nınki dahil bütün cemaat ve tarikatların, dini siyasete, dini ticarete, dini sapkınlığa, -örneğin sekse- alet edip etmedikleri konusunda sıkı ve titiz devlet denetiminden geçmeleri gerekiyor. Bunların hukuk devletinin denetim mekanizmalarına tabi tutulmasıyla din ve vicdan özgürlüğü arasında ters bir bağ da yoktur.
Ayrıca, bugüne kadar tarikat ve cemaatler üzerinde böylesine bir devlet denetimi de işletilmiş değildir.
Ama dediğim gibi, bu konuya siyah-beyaz gözlükle yaklaşmanın, hiçbir ayrım yapmaksızın, hepsinin üzerine birden yalınkılıç gitmenin, daha çok radikal dediğimiz, köktendinci dediğimiz İslamcı takımın işine yarayacağını düşünüyorum.