kapat

PAZAR 15 ŞUBAT 1998

Nuriye Akman (e-posta:nakman@sabah.com.tr )

İşkencenin arka yüzü

15 yıllık avukatlık mesleğinde en çetin sınavının, içlerinde kardeşinin de bulunduğu "16 Manisalı" gencin savunmasını üstlenmek olduğunu söyleyen Pelin Erda, "Bizim çocuklarımız 12 buçuk yıl, 2 buçuk yıl ceza almadılar. Beş seans elektrik, üç seans tazyikli su, onbir gün dayak, aç bırakılma, soyulma, gözleri bağlı tutulma ek cezalar aldılar" diyor.

Devre arası olmayan maç

Yargıtay'ın, İzmir DGM'nin Manisalı gençlerle ilgili kararını bozmasından sonra, kamuoyundaki yaygın adıyla "işkence davası" yeni bir aşamaya geldi. DGM'nin kararında ısrarlı olması durumunda, dava Yargıtay Genel Kurulu'nda ele alınacak. Gerçi sanık avukatlarından Pelin Erda, yaşananları devre arası olmayan bir maça benzetiyor ama, Yargıtay'ın gençlerle ailerine bir nefes alma zamanı yarattığı kesin. Kendisiyle "maçın" şimdiye kadar oynanan kısmının bir değerlendirmesini yaptık ki, ikinci devreyi daha iyi takip edebilelim. Çünkü bir maçı tribünlerden izlemek bile, oyuncular kadar çaba istiyor. Çocukların suçlu olup olmadığına yargı karar verecek. Bize düşen yaşananların öğreticiliğini Türkiye ile paylaşmaktı. 15 yıllık meslek yaşamının ilk işkence davasında kardeşiyle birlikte 16 çocuğun savunmasını üstlenmek, Erda'nın o zamana kadar pek de kolay geçmeyen yaşamının en çetin sınavıydı. O bu sınavı Türkiye adına kazanmak istiyor. Bu yüzden konuşmamızda daha çok "içerdekilerin" değil, dışardakilerin çektiklerine ağırlık verdik, polis ailelerinin dramına de değindik. İşkence yapılan çocuğun ablasıyla, işkence yapan polisin ablasının aynı duygularda buluştuğunu görmek beni çok etkiledi. İşkencenin sadece değdiği teni değil, bütün toplumu kanattığını bir kere daha anladım.

- Avukat olmaya karar verdiğinizde, gün gelip işkence gören kardeşinizi savunacağınız aklınıza gelmezdi herhalde. Olaylar onunla ilişkinizi nasıl etkiledi?

- Aramızda 14 yaş var. O küçükken ben anne gibiydim. Benim canlı oyuncak bebeğimdi. Daha sonra ablası olduğumuzu fark etti. Tam onunla arkadaş gibi olabildiğimiz dönemde, bu geldi başına. Gerçekten iyi bir arkadaşım aynı zamanda. İki yıldır cezaevinde. Ondan ayrılmış olmam zor geldi bana tabii ki.

- Yaşananlar, çocukların ailelerini nasıl etkiledi?

- Yaşantımız altüst oldu. Devre arası olmayan bir maç bu. Biz hâlâ soluk soluğa koşuyoruz. Ama nefesimiz tükenmedi. Çünkü haklı olduğumuzu biliyoruz. Bu olaydan sonra birkaç çocuk şehir değiştirmek zorunda kaldı. İlk duruşma çocukları tahliye olmayan bir aile dönerken trafik kazası geçirdi, yaralandı. Çocuklardan birinin babası iki kez kalp krizi geçirdi. Bir çocuğumuzun ağabeyi mide kanaması geçirdi, annesi yanlışlıkla ineklere yem yerine gübre verdiği için inekleri öldü. Benim annem şeker hastası. Uzun süre şekerini düşüremediğimiz için hastaneye yatırdık. Çocukların küçük kardeşleri polislerden korkmaya başladılar. Sokakta bile polis görseler son derece ürküyorlar. Ailelerin hepsi psikiyatrik tedavi gördüler. Bu tedaviler zaman zaman devam ediyor. Adli mahkumların arabaları bizim çocukların DGM'ye getirilirken kullanılan arabaların aynısı. Bir anne, benim büroma gelirken o adli mahkumların getirildiği arabayı görünce, arkasından yüksek sesle çocuğun ismini seslenerek koşmuş. İnsanlar ona bakınca çok utanmış. Aileler çocuklarına inanıyorlardı ama neden bunun yapıldığını çözmeleri zaman aldı. Çocuklardan birinin annesi dedi ki, "Mal beyanından hapse giriliyormuş, bir senet düzenleyelim. Ben ona mal beyanında bulunmayayım. 10 gün gideyim kızımın yanında kalayım." Ve bunu ciddi ciddi söyledi. Ben böyle bir şey olmaz diye ikna etmeye çalıştığımda, dedi ki "Ben gidip hırsızlık yapacağım. Kızımın yanına gideceğim." Sonunda onu zar zor ikna ettik. Böyle şeyler de yaşadı aileler. Çocuklardan ikisinin ailesi, polislerin avukatlarıyla komşu. Bazı şeyler hukuk kitaplarında yazmaz. "İnsanların gelenekleri, komşuluk ilişkileri vardır" dedim. Davayı almadan önce onlara, "Biz bu davaya giriyoruz bilginiz olsun diye size söylediler mi?" dedim. Tabii ki "Girebilir miyiz?" diye sormayacaklar. Hayır, söylememişler öyle bir şey.

Sistemin kurbanları

- Polis aileleri olaydan nasıl etkilendi?

- Çok sevdiğim bir arkadaşımın kardeşinin bu davada yargılanan işkenceci polislerden biri olduğunu öğrendiğim gün yaşadığım şoku hiç unutmadım. Bana o arkadaşımın çok kötü durumda olduğunu, acı çektiğini söylediklerinde düşünmeye başladım. Aynı ortamlarda, birçok şeyi paylaştığım, benimle aynı dünya görüşüne sahip bir insan. Ona karşı kızgınlık, öfke duymadım. O kadar çok üzüldüm, o kadar çok üzüldüm ki bu kadar üzüleceğimi tahmin etmedim. İlk gördüğüm yerde hemen boynuna sarıldım. Bir süre ağladık ve dedim ki, "Biz sistemin iki ayrı kurbanıyız." Bir yanda benim kardeşim acı çekiyor. Cezaevinde ama kamuoyu önünde aklandı. Onun kardeşi özgür ama kamuoyunca yargılandı. Hatta "Bunlar insan değil" diye düşünmek çok daha kolay bir şey. Yani "Bunlar insan değil" deyip geçiyorsunuz ve sanki sorun bitmiş gibi düşünüyorsunuz ama onlar insan. Onların da ablaları, anneleri, çocukları var ve ablalarından birisi benim arkadaşım. Bu somut biçimde karşıma çıkınca o zaman bizi bu noktaya getiren sistemi mutlaka yeniden masaya yatırmamız gerektiğini düşünüyorum.

- Arkadaşınız size ne söyledi?

'Yanımda olman yeter'

- "Senin böyle düşüneceğini biliyordum. Bana nasıl tepki gösterirsin bilmiyorum ama ben bununla iç içe yaşayamayacaktım. Bunu itiraf etmezsem senin yüzüne bakamayacaktım. Senden böyle bir davranış bekliyordum. Beni yanıltmadın. Ben çok üzgünüm. Senin için ne yapabilirim?" dedi. "Yanımda olman, sarılmanla benim için yapabileceğini yaptığını düşünüyorum" dedim. Ama zaman zaman zorluklar yaşıyoruz. Aynı ortamdayız. Zaman zaman birileri geliyor "Aman polislerin davası bitsin, şu polisler ceza alsın" diyorlar ve onun kardeşi benim yanımda. Çok doğal davransam da onun kırılmasını istemiyorum. Onun suçu değil. Kardeşinin de direkt suçu olduğunu düşünmüyorum. Sistemin suçu bu.

- Arkadaşınızın olaylara getirdiği yorum neydi?

- İşin garip tarafı onun da kardeşiyle arasında yaş farkı var. Kardeşine emeği çok. Böyle bir benzerlik yaşıyoruz. Onun da çok üzüldüğünü biliyorum. İkimiz de bunu aşmaya çalışıyoruz. Yalnız bir kez arkadaşımın yanında diğer kardeşinin oğlunu görmüştüm. Fark ettim ki arkadaşım polis kardeşine çok benziyor. Bir süre gözümü çocuktan alamadım. Sonra çocuk, çocukca bir hareket yaptı ve ben "bu bir çocuk" diye düşündüm. O gün merak ettim, bu polisler 11 gün içinde sorguladıklarının bir kısmının çocuk olduğunu neden düşünmediler?

- Yargılanan polislerin yaşamları üzerine neler öğrendiniz?

Sıcak savaş

- Bingöl'den gelmişler. Çocuklarımızdan biri, bir röportajda "Onlar bize tacizde bulundukları elleriyle nasıl ekmek kopartıp yiyorlar, nasıl çocuklarının başlarını okşuyorlar?" demişti. Merak ediyor insan tabii. Bingöl'de sıcak savaş yaşadılar ve hemen Manisa'ya gönderdiler. Bence oradan gelen herkesin bir rehabilitasyona tabi tutulması lazım. Uşak Cezaevi'nde bir jandarmayla karşılaşmıştım. "Ben daha Güneydoğu'dan yeni geldim. Benim yanımda arkadaşlarım öldürüldü ve beni bir terör cezaevine verdiler. Şimde ben bu teröristleri doktora götürmek zorunda mıyım? Ben onlardan nefret ediyorum. Benim arkadaşımı öldürdü bunlar" diyordu. Niçin o bölgeden gelen insanları bu tür olaylarla karşılaşabilecekleri yerlere koyuyorlar? Kardeşim Emrah, cinsel organına elektrik verirken, aynı zamanda hayalarını da burduklarını, makata da cop soktuklarını, yani üç işkenceyi aynı anda yaptıklarını ve bu sırada da "Duvar yazılarını nasıl bir boyayla boyadın?" diye sorduklarını anlatmıştı. Emrah da ona karşılık "Sarı, mavi, kırmızı, yeşil, aklıma gelen tüm renkleri saydım. En sonunda acıdan öleceğimi düşündüm. Abi hatırlamıyorum nasıl bir boyaydı. Sen hatırlatırsan ben hatırlarım deyince, 'Pastel değil miydi?' diye bağırdılar. Evet evet pasteldi dedim. Yağlıboya dedim olmadı, şu boya dedim olmadı. Kırk yıl düşünsem pastel boya aklıma gelmezdi" diyor.

'Bu kadar ucuz mu?'

- Pasteli kabul ettirince ne oluyor?

- Yani onu orada kabul ettirerek nasıl tatmin oluyorlar bilmiyorum da belki gerçeğe ulaştıklarını sanıyorlar. Hakikaten onu bunun yaptığına inandıklarını sanıyorlar. Böyle bir inançları olmasa bu kadar yoğun işkence de yapmazlar. Ha bak, biz sonunda "gerçeği" bulduk diyorlar. Bu, çektirdikleri acının vicdan azabını hafifletiyor herhalde. Bir gözlemimi daha aktarmak istiyorum. Polisler duruşmaya geldiklerinde hepsinin yakasında Türk Bayrağı rozeti vardı. Ben o zaman şunu düşündüm. Yaptığınız çirkinlikleri Türk Bayrağı'nın ardına saklanarak gizleyemezsiniz. Türk Bayrağı bu kadar ucuz bir şey mi?

Her şey yaşanıp bittikten sonra çocukları hassas hale getiren bazı simgeler var. Bunlardan bir tanesi duruşmalarda polislere destek vermek üzere gelen insanların bıyıkları. Çoğu aşağı doğru sarkıyor. Ben şimdi sokaklarda aşağıya doğru bıyıkları sarkan bir insan gördüğümde tedirgin oluyorum. Sinirlerim bozuluyor. Benim için bir simge. Bir gün çocuklardan Abdullah'la otobüsteyiz. Bir TV programından dönüyorduk. Baktık yerler boş. O öne geçti, ben arkadaki koltukta uyuyarak gelelim istedik. Tam arasına gelen bir koltukta bu tip bıyıklı bir adam var. İçimden dua ettim inşallah Abdullah görmemiştir diye. Otomatik olarak kafamı öbür tarafa çevirdim, o tarafa bakmamaya çalıştım. Apdullah'ın gördüğünü sanmıyordum. Aradan bir iki ay geçti. Bir gün bir vesileyle açıldı konu. Abdullah döndü bana dedi ki, "Abla ben de dedim ki, inşaallah Pelin Abla görmemiştir." O da aynı tepkiyi göstermiş. Bazen yaşadıklarımız aynı şey de olsa paylaşamıyoruz.

Telsiz sesi...

- Başka hassas simgeler de var mı?

- Telsiz sesinden rahatsızlar. En çok bu sese tepki veriyorlar. Bunu bildiğim için bu sesi duyduğumda onları korumaya yönelik hamle yapıyorum. Bir gün CHP Gençlik Kolları çaya davet etmişti. Ben de onlarla gitmiştim. Fulya dans ediyor. O anda normal güvenlik görevlileri herhangi bir olay olmasın diye kontrole geldiler. Yüksek sesle telsiz sesi duyuldu. Ben ani bir reflekse Fulya'ya döndüm, "Merak edecek bir şey yok" diye yatıştırdım onu. İşkence sırasında yüksek sesle mehter marşı dinlettikleri için ona yönelik de hassaslar. Zorla İstiklal Marşı söyletmeye çalışmışlar. Niçin böyle bir zorlama yapıyorlar? Yine çocuklar anlatmıştı: "Bir gün masa başında yemek yerken, televizyonda Mehter Marşı çalınca dört kişi aynı anda gözlerimiz birbirini buldu ve sen de mi hatırladın gibisinden ve hemen`önümüzdeki yemeğe başladık." Emrah cezaevinde uzunca bir süre soğuk suya giremedi. Sabah sporu yapıyorlar, duş almaları gerekiyor. Su soğuk akıyor. Her zaman sıcak su akmıyor cezaevinde. "Bir şey yok, bir şey yok" diye kendi kendisine telkinlerde bulunduktan sonra ayaklarını suya sokabildiğini söyledi. Çünkü gözaltındayken soğuk su altında ölüyormuş, nefes alamamış. Bazen farkında olmadan bir koku bile duysanız etkileniyorsunuz. Mesela elektriğin kokusundan söz etmişlerdi çocuklar. Yanık kokusu gibi geliyor onlara. Elektriği uygulayan kişiyi yeleğindeki hışırtıdan tanıyorlar. Daha sonra doktora götürürken hışırtıyı duyuyor, "demek buydu" diyor. Kimisini spor ayakkabılarından, kimisini pantolonundaki lekeden tanıyorlar. Onları doktora götürürken, sesinden kokusundan tanıyor. Birisinin çok ağır parfüm sürdüğünden bahsetmişti çocuklardan biri. Onu kokusundan tanımış. Dolayısıyla bizim çocuklarımız 12 buçuk yıl, 2 buçuk yıl ceza almadılar. Beş seans elektrik, üç seans tazyikli su, onbir gün dayak, aç bırakılma, soyulma, gözleri bağlı tutulma, makata cop sokulma gibi ek cezalar aldılar.

- İşkence emirle mi, inisiyatifle mi yapılıyor?

- İşkencenin sistematik olduğunu düşünüyorum. Bunun iki mesajı var. Birincisi işkence yaptığınız kişiye verdiğiniz mesaj: "Her suçun bir faili var. O da yakalanandır." Yani birilerine bir suçu kabul ettirince görevinizi tamamlamış olursunuz. İkinci yanı, topluma da bir mesaj veriliyor. "Benim gibi düşün. Eğer benim gibi düşünmezsen, işte başına bunlar gelir. Sonuçta beraat etsen bile, ilk gözaltına alındığında işkence de görmüş olacaksın." Bir TV programında canlı yayına bir polis eşi bağlandı. Yıllarca görev yapmış kocası. Adli bir suç isnadıyla gözaltına alınan iki oğlu da işkence görmüş. Baba çocukların haklarını aramak için birtakım müracaatlar yapmış. Bütün kapılar yüzüne kapanmış. Üzüntüden ölmüş adam. Kadın mücadele etmek zorunda kalmış. Kadın daha sonra bizimle bir canlı yayına katılmış, duygularını anlatmıştı. Çok etkilenmiştim. Bizim çocuklardan birinin babası da polis. Sonuçta ona yoğun bir elektrikli su, makata çop uygulaması yapmıyorlar ama dayak o da yiyor, başkalarının işkencesini de seyrediyor ve psikolojikman o da işkence görüyor. Ona söylenen şu: "Hemen bunları imzala, yoksa bir meslektaşımızın oğlunu ezmek zorunda kalmayalım."

- O polis baba geldi mi duruşmalara?

- Geldi. Ama çok bilinmesini istemiyor. Çünkü bilinirse medyanın ilgi odağı olacaktı, "Bunu kaldıramam" dedi. Bana "Polis olduğumu söylemeye utanıyorum" demişti. Benim bir emekli polis arkadaşım da aynı şeyi söylemişti. "O kadar üzülüyorum ki, emekli polisim demeye bile utanıyorum. Bu yaşananlar tabii kurumumdaki bütün insanların işkence yaptığı anlamına gelmiyor ama yine de bunlar temizlenmeli, aklanmalıyız" demişti. Bu süreç içinde tüm mağdurlardan işkenceleri dinleyerek zaman zaman onların tepkilerine tanık olarak işkenceyi ben de yaşamış gibi oldum. Aslında kamuoyu da bütün bunları dinledi. Bizler toplum olarak işkencenin tanığıyız. Belki de sanığıyız. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz.

- Teşekkür ederim.

FOTOĞRAFLAR: ALİ EKEYILMAZ


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr