PERŞEMBE 16 EKİM 1997
Geçtiğimiz Pazartesi, 1956 yılında Viyana'da 46 yaşında ölen Cahit Sıtkı Tarancı'nın ölüm yıldönümüydü.
Ekim ayında doğup, Ekim ayında ölmüştü.
Tarancı'ya sadece iki gazetenin geçmişi anımsatma azmini elden bırakmayan iki köşesinde rastladım. Topu topu hepsi o... Ne başka bir yazı, ne televizyonlarda özel bir program...
Oysa ki, Cahit Sıtkı Tarancı "ortak duyguların" şairiydi... Buna rağmen, onu da unutmuş gibi görünen bir hoyratlık, epeydir yaşadığımız ürkütücülüğü biraz daha vurguluyordu.
Geçenlerde Diyarbakır'ı dolaşırken, Cahit Sıtkı'nın doğduğu ve şimdi müze olan evini de gezme imkanını buldum.
Tarancı'nın, eşyalarının ne olacağını merak eden şiiri geldi aklıma:
"Ben ölürsem ölürüm bir şey değil
Ne olursa garip eşyama olur
Bir hayır sahibi çıkar mı dersin
Mektuplarımı iade edecek
Ya kitaplarım, ya şiir defterim
Yanarım bakkal eline düşerse
Kim bilir bu döşekte kimler yatar
Hangi rüyaları örter bu yorgan
El sırtında böyle zarif duramaz
Ismarlamadır elbisem
Pardösüm
Her ayağa göre değil kunduram
Bu kravat ben bağladıkça güzeldir.
Bu şapkayı kimse böyle giyemez."
Döşekte kimse yatmıyordu, rüyalarını örten yorganı da oradaydı.
Annesine yazdığı mektuplarını ve kısmi felç olarak konuşma yetisini yitirdiği son yıllarında yattığı yatağında çekilmiş bir iki resmini birlikte gördüm.
Annesine yazdığı mektupları kendisi şöyle anlatıyordu:
"Edebiyata karşı duyduğum heves Fransız mektebine kadar gider. Annemden uzakta bulunmam, mektepteki yabancı ve kasvetli hava zaten mariz olan ruhumu büsbütün karartmıştı. Anneme yazdığım uzun mektuplarda bu karanlıkları biraz da sınıfta okuduğumuz edebi parçalardan ilham alarak, parlak kelimeler, göz kamaştırıcı teşbihler ve süslü cümlelerle anlatmaya çalışıyordum."
Yaşamının sonrasında ise, "karanlıklar" hep devam edecek, annenin boşluğuna özlem duyulan bir sevgilinin boşluğu da eklenecekti.
"Gece koynumda boşluğunu duyduğum o renk, ses, koku ve etten mürekkep dişi mevcudiyete hasretim gittikçe artmaktadır" diye yazan Tarancı'dır...
"Uykusuz gecemde bir kadın
Gözlerinin ay ışığında
Vücudu kar beyazlığında
Saçları bir hazine altın" onun dizeleridir...
"Ne ateşimden haberi var
Ne bilir çıplak olduğumu
Varlığını ve yokluğunu
Duymadan güzel ve bahtiyar", onun yakınmasıdır.
Çağdaş Türk şiirinin öncülerinden biri olan Cahit Sıtkı'nın yığınların ortak duyarlılığını dile getiren şiirlerinin yaygınlığı eskilerde mi kaldı?
Artık kimse sevda eksikliğinden, ölümden ve yalnızlıktan korkmaz mı oldu?
Şiir mi öldü, şairler mi unutuldu?
Tarancı gibi usul bir şair unutulursa, daha aykırı, aklı ve duyguyu daha derinlemesine zorlayanlar ne olacak?
Türkiye artık şiire tümden boşveren toplumsal bir sığlığın esiri mi?
"Ayva sarı, nar kırmızı sonbahar
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?"