PAZARTESİ 06 EKİM 1997

"Benim iş, eş ve anne olarak bir yaşam üçgenim vardı. Bu, ikiye indi" diyordu kocası Oğuz Atalay'dan ayrıldığı günlerde. Asil Nadir'le ortaklığı üçgenin ikinci kenarı olan işine de epey zarar verdi,"Korkuyu tek şey yenebilir: Cesaret. Korkarak hiçbir şeyde başarıya ulaşamazsınız. İş yaşamında da, özel yaşamda da cesaretle yürüme becerisini kaybettiğiniz an zaten düşersiniz..."
Sıdıka Atalay'ın hayat felsefesi bu kadar basitti. Korkmayacaksın. Sonuna kadar gideceksin. Öyle yaptı. Ve sıfırdan zirveye çıktı. Çıktıktan sonra da korkmadı, başı dönmedi o uğultulu tepelerde ama felek onu hiç beklemediği bir yerden vurdu... Dilerseniz öyküyü baştan alalım...
Sıdıka Atalay -kusura bakmasın yaşı ortaya çıkacak ama- bundan 49 yıl önce, 1948'te Kıbrıs'ta dünyaya geldi. Birçok Kıbrıslı Türk aile gibi, onun ailesi de bir sürea sonra İngiltere'ye göç etti. Londra ile tanıştığında 11 yaşındaydı. Ve çalışmayana ekmek olmayan bu diyarda yine birçok Kıbrıslı Türk gibi iş hayatıyla çok erken tanıştı. Londra'da öğrendiği en büyük hayat dersini yıllar sonra şöyle ifade edecekti:
"Londra'da ülkelerin geleceğinde atlama tahtası olan bazı sektör bulunduğunu, bunların başında da ihracatın geldiğini farkettim. Daha büyük düşünmeyi, kabuğu delmenin önemini, dış bağlantıların mucizesini orada öğrendim. Ve herkes bir tarafa koşarken, başka bir yöne koşmanın yararını da..."
Bu dersi aldığında 1960'ların başıydı. Türkiye'nin dünyadan habersiz, kendi kabuğunda yaşadığı, ihracatın birkaç kalem tarım ürünü ve birkaç yüz milyon dolarla sınırlı olduğu yıllar...
Ailesi Türkiye'ye gönderdi onu okuması için. İzmir Kız Lisesi'nde parasız yatılı okudu. Bitirdi. Eczacılık öğrenimi görmeye başladı. Ve yoluna yakışıklı bir genç çıktı: Oğuz Atalay. Yıl, 1967. Yıldırım aşk... Yıldırım evlilik... Okulu bıraktı. Genç evliler geçim sıkıntısı çekmeye başlayınca çalışmaya karar verdi. Dışardan öğretmen okulu sınavlarına girdi, başardı, ilkokul öğretmeni oldu... Amasya'nın Yenice ilçesinde göreve başladı.
İlkokul öğretmenliğini bir güzellik enstitüsü yöneticiliği, ardından da mağaza yöneticiliği izledi. Maaşlı çalışmaktan bıktı, kendi işinin patronu olmak istedi. Cesurdu. 1979'da "Foks Moda"yı kurarak konfeksiyon işine girdi. Rahmetli Turgut Özal'ın açtığı ufku ilk görenlerden oldu: İhracata yöneldi. Önce Irak pazarı, ardından Libya... Büyümeye başladı. Konfeksiyonu 1985'te "Foks Kozmetik", 1987'de de "Foks Turizm" izledi. Başarı serveti, servet de efsaneyi getirdi. Libya lideri Kaddafi'nin çadırında özel olarak ağırlandığı haberleri yayıldı. Oysa Kaddafi ile ömründe hiç tanışmamıştı. Ama söylentiler işine yaradı, şanına şan kattı.
1980'lerin sonuna doğru geliyoruz. Sıdıka Atalay kısa bir süre önce girdiği ve çok sevdiği turizm sektöründe "Şah" dedi, "Mövenpick Oteli" projesini ortaya attı. Gücü yetecek-yetmeyecek tartışmaları ya da bahisleri otelin son katına son tuğla konuncaya kadar sürdü. Başarmıştı. Maliyeti: 57 milyon dolar.
Artık zirvedeydi. Büyük patronlar kulübü TÜSİAD'dan yaldızlı davetiye almıştı üye olması için. Alkışlar arasında TÜSİAD'a katıldığında, bu güçlü kuruluşun ilk 4 kadın üyesinden biriydi.
Sonra sefasını pek süremeden aniden sattı Mövenpick Oteli'ni. Gözünü kırpmadan. Şöyle anlatacaktı kararının nedenini: "Önümde aktif olarak 10 yıllık bir zaman var. Bu sürenin 4-5 yılını Mövenpick ile geçirmek istemedim. Başka projelerimi gerçekleştirmek için oteli sattım. Bu tamamen ticari bir tercihtir. Nasıl elbise üretip satıyorsam, oteli de öyle sattım."
Oteli gözünü kırpmadan sattı ama 27 yıllık evliliğini noktalarken gözleri yaşlıydı. Aslan gibi iki oğul verdiği, hayatının en güçlü dayanağı olarak gördüğü, ilk ve son aşkı, kocası Oğuz Atalay'ın kendisini aldattığını farketti. Hem de yanında çalışan kadınlarla. O iş dünyasında zirveye tırmanmak için geceli-gündüzlü uğraşırken, Oğuz Bey başka işlerin peşindeymiş meğer...
Apar-topar boşandılar. Birkaç günde. Hâlâ hayata kafa tutacak kadar cesurdu ama örselenmişti. Duygu okyanusunda bir sal parçasına tutunmaya çalıştığı o günlerdeki durumunu şöyle anlatacaktı:
"Hayatta en fazla güvendiğim kişi eşimdi. Bu güveni farkla anlamlarda hak etmişti. 27 yıldır huzurlu bir evlilik nasıl yürüdü diye soruluyor. Yürüdü, çünkü güven içindeydi. Güvendiğiniz birtakım şeylerin öyle olmadığını anladığınızda çok hırpalanıyorsunuz. Benim iki ay öncesine kadar birçok kişiye nasip olmasını dileyeceğim bir yaşamım oldu. Saygı değerlerinden birinin sarsıldığına şahit olduğum için de bitti. İnsan herşeyi yaşayabilir. Benim iş, eş ve anne olarak bir yaşam üçgenim vardı. Bu, ikiye indi. Ben bir eşi değil, yakın bir dostumu, o dostluğun içinde birleştirdiğim birkaç vasıflı sir ilişkiyi kaybettim. Tabii şimdi haz içindeyim diyemem. Ama yoluma devam edebilme gücümden de kaybetmiş değilim."
İşten ve eşten ayrılmayı memleketten ayrılma izledi. O depremli dönemde sığınak olarak doğduğu yeri seçti. Gerçi bir ayağı, birkaç iş bağlantısı ve evi (Vaniköy'de yalı) hâlâ İstanbul'daydı ama huzuru Kıbrıs'ta buluyordu.
Kıbrıs'ta yine feleğin sillesini yemiş ve doğduğu yere, adaya sığınmış bir başka "Sıfırdan zirveye kahramanı" ile yollarının kesişmemesi mümkün müydü? Hele o kişi çocukluk arkadaşı olursa. Kesişti elbette. Kağıt üzerinde müflis Asil Nadir ile kağıt üzerinde mutsuz Sıdıka Atalay karşılaştılar. Daha doğrusu yıllar sonra yeniden karşılaştılar. Önce işbirliği: Asil Nadir, Sıdıka Hanım'ın işlerinde yönetici oldu. Sıdıka Hanım, Asil Bey'in işlerini satın aldı. Biraz karışık gibi ama farketmez. Derken Sıdıka Hanım ile Asil Nadir ortak oldu, derken Sıdıka Hanım çocukluk arkadaşı Asil Nadir'i ve mallarını kurtarmak için kesenin ağzını açıp kredi verdi, kefil oldu. Derken..
Burada işbirliğine mola verip gönülbirliğine atlayalım. Sıdıka Atalay 27 yıllık evliliğin sona ermiş olmasından kolu-kanadı kırık. Asil Nadir neredeyse 30 yıldır büyük bir aşkla yaşadığı Londra'dan uzak kalmanın, bir kafese konmuş aslan gibi Lefke'de bir eve hapsolup kalmanın öfkesi ve burukluğu ile can simidi peşinde. Bu değişik ve karmaşık duygular sonunda gönül laboratuarlarında çeşitli işlemlerden geçip -en azından Asil Nadir için- aşktan çok mantığa dayalı birlikteliğe dönüşüverdi.
Artık sadece gazetelerin ekonomi sayfalarında değil magazin sayfalarını da -hem de renkli- süslemeye başlamıştı Sıdıka Atalay-Asil Nadir aşkı. Sıdıka Hanım onunla hayata yeni bir başlangıç yapacağına, en azından yeni bir başlangıcı deneyebileceğine inanmaya başlamıştı.
Kolay mı Asil Nadir'in ele avuca sığması. Ve de elde, avuçta tutulması? İngiliz Hükümeti kale surları gibi yüksek duvarlarla çevrili cezaevinde tutmayı başaramamıştı onu, Sıdıka Atalay narin gönül köşkünde mi tutabilecekti?
Olmadı.
Sadece aşk değildi olmayan, iş birlikteliği de olmadı. Daha doğrusu olan sadece Sıdıka Atalay'a oldu. İtiraf etmemekle birlikte Asil Nadir'e, onun borçlarına, onun işlerine epey para kaptırdı.
"Benim iş, eş ve anne olarak bir yaşam üçgenim vardı. Bu, ikiye indi" diyordu kocası Oğuz Atalay'dan ayrıldığı günlerde. Asil Nadir'le ortaklığı üçgenin ikinci kenarı olan işine de epey zarar verdi,
Geriye "anne" kenarı kalmıştı üçgenin. 27 yıllık evliliğinin taçları Tevfik ve Tolga'nın tercihleri bu kenarı da paramparça etti. Önce Tevfik gitti yurt dışına, sonra da Tolga...
Artık yapayaldızdı. Vaniköy'deki görkemli yalının duvarlarında yalnızca kendi gölgesi dolaşıyor, kendi sesi yankılanıyordu.
Geçen Çarşamba gecesi daha fazla dayanamayacağını hissetti. O cesur kadından eser kalmamıştı. Avuç avuç hap içti. Yatağına uzandı... Evde çalışanlardan biri tam zamanında farketmeseydi, hayata sessiz sedasız veda etmiş olacaktı. Apar-topar Amerikan Hastanesi'ne kaldırıldı, iki gün yoğun bakımda tutuldu.
Şimdi yine Vaniköy'deki yalıda. Yorgun. Yalnız. Mutsuz. Ve tek başına...