CUMARTESİ 26 TEMMUZ 1997
"Sevgili Hıncal Uluç
'Kısa yazın' uyarınıza rağmen bölmeye kıyamadığım daha doğrusu nasıl özetleyeceğimi bilemediğim, Ahmet Altan'ın 'Tehlikeli Masallar' isimli kitabından oldukça uzun bir alıntı, bir masal gönderiyorum size 'Sevgililer Günü'nde yayınlayacağınızı umarak.
Masallar mutlu sonla biter hep, bu da öyle.
Acaba mutlu sona giden yolu, uzun, aksakallı bir ihtiyar çıkıp da bize söylemediği için mi bir türlü bulamıyoruz?
Bu masalı okuyan herkesin, kendi uzun, aksakallı ihtiyarını ve kendi mutlu sonuna giden yolu bulabilmesi dileğiyle, sevginiz hiç bitmesin" diyordu, Ayla Kesici aylar önce..
Sevgililer Günü'nde değil, zaten hepsi sevgililerin olan, bir tatil gününde sunuyorum, sizlere bu güzel masalı.. Belki bir deniz, bir havuz kenarında yanınızda uzanan sevgilinize yüksek sesle okursunuz diye..
Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmiş. Padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar, "Galiba sizin meyveniz yok," demiş. Padişah hemen atılmış, "Her meyveden var, ne istersiniz?" demiş. "Yok" demiş ihtiyar "Onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum."
Padişahla karısının gözleri dolmuş, "Çok istedik ama olmadı" demişler. "Peki" demiş ihtiyar, "Ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız bir çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, 'hayırlı neyse o olsun' deyip birbirinize kavuşacaksınız."
Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler.
Padişahın karısı "Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver," demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üvey annesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurmuş.
Bunu duyan kötü kalpli üvey anne, saraya gidip, "Benim üvey kızım var, sultanı doğurtursa o doğurtur," demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:
"Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdı, benim de kellemi kesecekler." Tam o sırada ak sakallı ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında, "Ağlama kızım" demiş, "Ben sana ne yapacağını anlatacağım dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın."
Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış:
"Sultan benim dediklerimi tutmadı hayırlısını isteyeceğine, 'ne olursa olsun' dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor, şimdi sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacaklarının arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da çıkacak."
Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler.
Sultan hanım ağlamış, "Ne yapacağız" diye bir zaman çırpınmışlar. Sonunda "Yılan, mılan evlat evlattır," deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler, ülkede de padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar.
Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş "Ben artık evlenmek istiyorum," demiş. Padişah ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeği sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş.
Genç kızlar saraya gelin girip birer birer ölüyormuş. Halk prensin yılan olduğunu bilmiyormuş. Ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi saraya gitmiş, "Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi," demiş.
Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istemiş adamcağız ne yapsın, padişaha 'Hayır' diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden. "Ağlama," demiş "Yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz."
"Ne yapacağım?" diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış:
"Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen oraya girince yılan sana, 'Soyun' diyecek, sen bir gömleğini çıkart sonra da ona, 'Sen soyun bakalım yılan bey' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden 'Soyun' diyecek, sen gene ikinci gömleğini çıkarttıktan sonra ona 'Sen de soyun yılan bey' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup çıplak kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür."
Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza "Gerdeğe gireceksin" demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş. Bir kız çıkartmış gömleğini, bir yılan çıkartmış derisini. Birlikte soyunmuşlar, sonunda kırkıncı deriden sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.
Her kıssanın, yani her masalın bir hissesi vardır. Peki bu masalın hissesi ne?..
Tam 35'inci baskısını yapan (Vay Ahmet vay) kitabındaki bu masalı Ahmet nasıl yorumlar bilmem.. Ayla'yı da bilmem..
Bana şöyle geliyor..
Kızların çoğu erkeği yılan gibi görürler.. Aklı fikri onları sokmakta olan yılan.. Erkekler de öyle görünmeye bayılır ya..
Mesele, akıllı ve sabırlı bir kızın, erkeğin üzerindeki o yılan maskesini kaldırıp atabilmesidir.
Bu da, korkarak, kaçarak, karşı koyarak, iterek değil, tam tersine, onunla uyum içinde, akılla, zeka ile başarılır ancak ve eskilerin deneyimlerinden yararlanarak..
Ve de tabii... Sabırla..
Cem Uzan'a "Bunca parayı seyircisi olmayan İstanbulspor yerine, her hafta 30 bin seyircisi hazır Adanaspor'a yatırsaydın, şimdiye Türkiye beşinci büyüğü kazanmıştı" dedim.
"İstanbulspor'un seyircisi olacak, hem de fena halde olacak" dedi bana.. "İnşallah" diye omuz silktim, inanmadan.. Meğer Sevgili Uzan'ın bir bildiği varmış..
Değerli Yazı İşleri Müdürüm Ergun Babahan, "Zafer de ben de bu yıl İstanbulsporluyuz" dedi.
Önüne gelen Fener'i yenmeye başlayınca, sarının yanındaki lacivert kararmaya başlamış anlaşılan.
Şaka bir yana, bugün ben de İstanbulsporluyum.. UEFA'ya bir takım daha yollamak, ne muhteşem olacak, Türkiye için.. Hem de adı "İstanbul" olan!..
Yolunuz açık olsun çocuklar!..
Güneş Taner TV'deki özel açıklamaları için 5000 dolar isteyecekmiş. Anlaşılan bu hükümet de bütçe açığını konuşarak kapatmayı planlıyor..
Hakan/Utku
Aşık olmayanlar, akıllı bir adamın sıradan bir kadın için acı çekmesini anlayamazlar.
Marcel Proust
Temel, İstanbul'da bir berber dükkanına yanında küçük bir çocukla girer. Önce kendi traş olur.
Benim bir işim var, dönünceye kadar çocuğu traş et, der ve gider.
Çocuğun traşı bitince berber çocuğa,
- Birazdan baban gelir otur bekle der.
- O benim babam değil ki, der çocuk. Bedava traş olmak istiyorsan benimle gel dedi.