
NEBİL ÖZGENTÜRK
Gidip, gördükleri yerleri çok anlattılar..
Neler yediler, neler içtiler, kimlerle tanışıp kimlerle dost oldular..
Bunlar da çok anlatıldı..
Kaç mil katettikleri, nerelerde konaklayıp, hangi sularda tehlike atlattıkları da çok yazılıp çizildi gazete sayfalarında.. Canlı olmasa da candan bir yayınla, TV ekranlarında da uzun uzun söz edildi kendilerinden.
Yıllar yılı..
Onlar anlattıkça, görüntüledikçe, Necati Ağabey yazdı, televizyon belgeseli haline getirdi anlatılanları, çekilenleri...
1992 yılının sıcak bir Eylül gününde, doların 7250 liraya vurduğu(!) bir sabah vakti, İzmir'in Sığacık Limanı'ndan yola çıktıklarından itibaren...
Doların 150 binlere vurduğu(!) 1997'nin Haziran günlerine kadar...
Gün gün, rota rota, olay olay anlatılıyordu deniz aşığı, sosyolog bir karı kocanın serüveni...
Adı, "Bab-ı Ali'nin Amirali"ne çıkmış olan gazeteci ağabeyimiz Necati Zincirkıran, bazen, çocuklarını gurbet sulara gönderen meraklı bir baba, bazen deniz görmemişlere ve denizden korkanlara sevgiyi aşılayan bir deniz dervişi, bazen de "uzak diyarlarda yaşanan" maceraları aktaran bir "deniz sözcüsü" heyecanıyla didinip durdu... Onların başarması ve her başarının milyonlara ulaşması için...
Onlar..
Pasifik'i geçtiklerinde, Atlantik'i aştıklarında, Venezuala'da konakladıklarında, "cennet"e demir attıklarında..
Karaipler'de rom akşamları yaşadıklarında, bazı ülkeleri vizesiz geçtiklerinde, tekneleri hasar gördüğünde, Darwin'in, o ünlü teorisini geliştirdiği Galapagos Adası'nda kaplumbağalarla arkadaşlık yaptıklarında,
doğum günlerini kutladıklarında, kızları Deniz'in doğumuna aldırmadan yine uzak ufuklara doğru vira vira demir aldıklarında..
Yelkenlerinin parçalandığı Endonezya'ya vardıklarında..
Sadun Boro'nun ikram ettiği rakıyı yudumladıkları Tahiti'ye geçtiklerinde..
Kızıldeniz'de tehlike atlattıklarında..
Ve Port Said limanından yelken açıp, Girne Limanı'na vardıklarında...
Birkaç gün sonra haberimiz oluyordu her şeyden, hem de ayrıntılarıyla...
Onlar, başardılar..
Başarısı zor bir işi, bir kadın bir erkek bir de sonradan olma dünyalar şirini bir kız çocuğu;
Olağanüstü koşulları hiçe sayarak, teknenin küçük olmasını, okyanus sürprizlerini ve fırtınaları aşa aşa, bir dünya seyahati gerçekleştirdiler.
43 bin mil katederek Antalya'ya vardılar bile...
Uzaklara, hep uzaklara yelken açtıklarında, Türkiye'den de haber aldılar zaman zaman. Doğup büyüdükleri, okullarına gittikleri, suyunu içip ekmeğini yedikleri, çeyrek asır yakınında bulundukları, ülkelerini de merak edip durdular tabii.
(40 yaşında olan Osman Atasoy'un deniz tutkusu 30 yıl önce başlamıştı. Yelkenleri yatak çarşafından yapılmış bir sandalla tanışmıştı engin maviliklerdeki serüvenine. Lise yıllarında, İstanbul Yelken Kulübü'nde yelkenciliği öğrendikten sonra da, 1980 yılında Ege Denizi'ni turladı bir baştan bir başa altı metrelik küçük bir tekneyle. Üniversite'nin sosyoloji bölümünde okuduğu yıllarda tanıştığı Zühal'le evlenme kararı verdiklerinde bir şart koymuştu Osman Atasoy; Dünya seyahati yapacağız. Tamamdı, evlendiler, sosyolog oldular, mezun olup iş bulamadılar! Ailelerine ait Seferhisar'daki çiftlikte domates, salatalık ekmeye başladılar ve bir kaç yılın sonunda, kılı kırk yararak biriktirdikleri parayla şimdiki teknelerini aldılar. Bir buçuk yıl süren hazırlık ve eğitim döneminden sonra da uzaklara açılmak için "motor" dediler.)
Peki, onlar, suları yara yara, okyanusları aşa aşa sürdürdükleri serüvenleri sırasında, "Türkiye'nin beş yıllık serüvenini" nasıl görmüşlerdi "Uzaklar"dan?
İşte, Necati Ağabey bir tek bunları yazmaya fırsat bulamamıştı...
O iş bana düştü.
Zincirkıran, bizim gazetenin koridorlarında yine her zamanki gibi telaşlı telaşlı dolaşırken,"Nebil, Uzaklar'ı Girne'de karşılamak ister misin?' dediğinde, Osman ve Zühal Atasoy'un yüreğinden Türkiye'yi dinleme fikri geldi aklıma..
Böylece, Türkiye'de yaşanan beş yıllık "kalkınma" ya da "gerileme" ve dahi kimi akıl almaz olayları da hatırlamış olacaktık. Fena mı olurdu hani!
Düşünün ki, 92'nin Eylül'ünde yola çıktıklarında "cep telefonu"nun adından dahi söz edilmezken, Türkiye'ye, Girne'ye vardıklarında..
Bu, teknolojiden ve modern hayattan beş yıl uzak kalmış serüvenci çiftin eline bir cep telefonu tutuşturuluyordu ve onlar da harıl harıl kullanma klavuzunu sökmeye çalışıyordu.
Hatta, bu satırlar kaleme alınırken -hal hatır sormak için ve Antalya açıklarında olduklarını tahmin ederek- ben, onları cep telefonlarından arıyordum bile. (Ama yine ne yazık ki kaplama alanı dışındaydılar!)
Aslında, Türkiye'nin serüveni, onlarınkinden daha çetindi.
Hatta, Girne'de, güle oynaya karşılandıklarında ve kendilerine "En çok hangi ülkeyi sevdiniz, en çok hangi balığı yediniz, en çok hangi okyanus güzel, en çok hangi sularda tehlike atlattınız, en çok hangi ülkenin yemeğini sevdiniz, en çok hangi ülke sizin için zor oldu- soruları sırasında, bir de "Bu küçücük teknede beş yıl nasıl yaşadınız?" diye de sorulunca...
Verdikleri yanıt, ülkeyi nasıl gördüklerinin ve izlediklerinin habercisi olmuştu sanki..
"Peki siz Türkiye'de beş yıl nasıl yaşadınız?"
Bu arada, aklımıza gelmişken söyleyelim.. Biliyorsunuz, "Uzaklar"a gazetemiz SABAH ve atv sponsor olmuştu bu seyahat süresince..
Düşünün bir kere..
Eğer ki, onlar, anlaşmalarını Türk lirası üzerinden yapsalardı, nice olurdu halleri? Eminim ki, bir ayda alacakları Türk parasıyla Venezuala'daki bir günlük marina kirasını bile ödeyemezlerdi herhalde..
Ve geçen hafta içinde uzaklardan gelip Girne'ye demir atan "Uzaklar"ı karşılayanların içindeydim.
Girne limanına siren sesleri ve alkışlar arasında giriyordu Osman, Zühal ve deniz Atasoy. Türkiye'den gelen yakınları, arkadaşları sevinç çığlıkları atıyorlardı..
Tabii ki yolun sonuna gelmiş olmalarına sevindikleri gibi, gördükleri içten tavırlar karşısında da çok duygulandılar bu karşılama sırasında.
Tören, şölen, sevinç, sarılma derken, kolundan tuttukları ve üç ögün balık yedirerek, teknede büyüttükleri Deniz'i de alıp "karaya" çıktılar birkaç saat sonra.
Girne'de hayat, zaten Türkiye'dekinden farklı değildi ki. Sürprizler peşisıra geldi hemen..
Otel odalarına çıktıklarında monitörün düğmesine basıp sayısı 22'yi bulan Türk televizyon kanallarını (Çıkarken sadece TRT vardı)taramaya başladılar, biraz haber dinlediler, bol bol da klip, geyik şov ve yarışma programı!
Akşam da, garsonların servis yaptığı otel yemeklerini yemeye koyuldular. Bu arada, Türkiye'nin politik ve kimi tuhaf meseleleriyle ilgili uzun uzun, sonu gelmez dibi görünmez, mubabbetlerin tamamlanmasından sonra da, "karaya uyum sağlamayamayan" kızları Deniz'in ağlama sesleri artması üzerine erkenden uyumaya koyuldular. Beş yılın ardından ilk kez teknede uyuyorlardı.
Ertesi gün sabah, şakayla karışık, "deliksiz uyuyamadıklarını" söyledilerse de keyifliydiler tabii.
Girne sokakları, peşisıra yaptıkları telefon görüşmeleri, (teknedekine oranla daha rahattı tabii, İstanbul'dan İzmir'e, Ankara'dan, Bursa'ya kadar pek çok ildeki dost, akraba ve arkadaşlar arandı) beş yıldır gerekmediği için yapmadıkları giyim kuşam alışverişi, tekneyi ziyaret edenleri karşılama, insan ilişkileri derken..
İkincü günün sonunda, Girne Marinası'nda, adı "Le Parizien Canlı Balık" olan lokanta-barın boş masalarından birine oturduk hep birlikte Atasoylarla..
Anlaşmıştık.. "En"lerle başlayan soru olmayacaktı.
Türkiye'nin beş yıllık değişimiydi konumuz zaten.
Sohbete, yakın zamandan bir örnekle başladık.. Susurluk Skandalı.. Endonozya'da, bir Türk diplomatından duymuşlardı 4 Kasım 96'yı ve ilk anda acaba, ayranla, suyla bir ilgisi mi var diye kafa zorladıkları Susurluk konuşmamızı yaparken hemen arka masamızda, ne ilginçtir ki, adı Susurluk dosyalarında da sık sık geçen işadamı, Fenerbahçe eski yöneticisi Erol User oturuyordu tesadüfen. Yanında da MHP İstanbul İl Başkanı Osman Ceylan ve tanımadığımız iki kişi daha!