kapat

Hıncal Uluç

Fatih Terim ve ben..

Fatih Terim'in kişisel kompleksleri yüzünden düştüğü hatayı benimseyen meslekdaşlarım var..

"Hıncal Fatih'i sevmez.." ibarelerini pek çok yazıda okur oldum..

Yanlış..

Fatih'i severim.. Hem de çok severim..

Benim kendisini sevmediğim zehabına ilk Fatih kapıldı.. Kendi mantığı ile gerekçesi basitti..

"Hıncal, Mustafa Denizli'nin dostu.. O zaman beni sevmez.."

Mustafa'nın dostu, neden Fatih'in de dostu olamaz?..

Çünkü Mustafa Fatih'in rakibi.. Ya birisi ile dost olacaksınız, ya öteki ile..

İşte Fatih Terim mantığı bu.. Olaylara hep bu gözlükle baktığı için, Hıncal'ın nasıl bir Fatih dostu olduğunu hiç ama hiç göremedi, düşünemedi..

Fatih Terim'le tanıştığımda Galatasaray'da oynuyordu. O sıralar Altay'da Büyük Mustafa diye birinin oynadığından dahi haberim yoktu.

Orta alanda oynuyordu.. Fatih'ten birinci sınıf bir libero çıkacağını yazdım.. Beckenbauer'e benzerliğine dikkati çektim.. "Bizim de bir kayzerimiz olur, eğer libero oynatılırsa" dedim..

Bugün ona yakıştırılmaya çalışılan İmparator/ Kayzer adını Fatih için ilk kullanan adamım..

Ve Fatih kayzer oldu gerçekten..

Futbolu bırakıp, İzmir'in Göztepesine yeni bir takım yaratmaya gidince, onu ve takımını izlemek için İzmir'e gittiğimi hatırlayacaktır. Ayni saatlerde Halkapınar'da Beşiktaş, Altay ile oynarken, ben ikinci ligin Göztepesini izliyordum Alsancak'ta ve görenler şaşıyordu, orda ne işim var diye..

Sepp Piontekli günlerde, hep Fatih'in yanındaydım.. Piontek yakın dostumdu, ama milli takımla ilgili tüm konuşmalarımı Fatih'le yaptım.. Maç öncesi yazılarımda, hep Fatih Hoca ile konuşmalarımı, onun görüşlerini anlattım. Fatih Terim, bunun nasıl psikolojik bir destek olduğunun farkında oldu mu bilmem.. Ama varamadı galiba..

Piontek ayrıldığında Şenes Erzik'in kafasında bir tek hoca adayı vardı. Mustafa Denizli..

Erzik ile yemek yedim.. Mustafa Denizli'nin niçin olamayacağını anlattım.. Sonra da niçin Fatih Terim olması gerektiğini.. Yemek bittiğinde Erzik'i ikna ettiğimi hissettim.

Ardından Sepp Piontek'in büyük desteği geldi. Sepp Hoca "Benim yerimi alacak tek adam Fatih Terim'dir" dedi. Yerine Fatih'in gelmesi koşulu ile, sözleşmesindeki tazminat maddesini işletmeden feshi kabul edeceğini açıkladı.

Piontek gitti, Fatih Terim geldi.

İlk eylem ve söylemlerini eleştirdim. Piontek, Fatih'i yardımcısı yapmış, ayni zamanda Ümit takımının başına getirerek, A Takımı- Ümit takımı bağını çok sıkı kurmuştu. Fatih'in puana ihtiyacının olduğu maçlarda Arif, Hakan gibi futbolcularını, Ümit takımına bırakacak kadar yakın davranmıştı Fatih'e.. Oysa Fatih, Ümit Takımı Hocasını unutmuş, bu çok önemli bağı koparmıştı.

Dahası, Fatih, büyük bir vefasızlık örneği göstermiş, Piontek'i bir tek kez bile sevgi ve saygı ile anmazken, sık sık "Ben Piontek'den hiçbir miras almadım" der olmuştu. Böyle deyince büyüyeceğini sanıyordu.

Bunu eleştirdiğim anda, Fatih ipleri kopardı. Çünkü kafasında hep "Hıncal Mustafa'nın dostu. Şimdi benim A takımının başına geçmeme kızıyor, beni yemek istiyor" sabit fikri vardı.. Mustafa Hoca'ya zamanında çok daha ağır eleştiriler yaptığımın farkında bile değildi. Çünkü ona göre insanlar dostlarını hep över, düşmanlarını hep eleştirirlerdi.

Yaptığı takımlar ve verdiği taktiklere bakıp, Fatih Hoca'nın fena halde korktuğunu hissedince onu da eleştirdim. Fatih korkunun ecele faydasının olmadığını nihayet görünce sahaya yürekli takımlar çıkarmaya başladı, rakiplerin kendi aralarındaki maçları da bize uygun gidince, 40 yıl sonra kendimizi gene Dünya Futbol Piyasası içinde bulduk.

İngiltere 96'da işler pek iyi gitmedi. Ama bütün yazılarımda Fatih'i destekledim. Ona hep sahip çıktım.. Bu yüzden Sheffield'deki son maçımızdan sonra neredeyse bir fanatik gurubun saldırısına uğrayacaktım. Staddan oldukça uzakta park ettirilen otobüsümüze giderken, önce uzaktan laf atmaya, sonra yavaş yavaş yakınlaşmaya başladılar, "Bu Fatih'i nasıl savunursun" diye.. "Bu takımı buraya kimin getirdiğini ne çabuk unuttunuz" diye yanıt verdiğimde iyice öfkelendiler, tam o sırada bir gurup İngiliz polisi tesadüfen olay yerine geldi de kurtulduk.

Sezon başında herkes Galatasaray ile dalga geçerken, bu takımın başarılı olacağını yazan belki de tek gazeteciydim.

Oldukça büyük bir gurup Galatasaraylı Fatih Terim'in uğursuz olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta dile getiriyorlardı.. Hem yüz yüze konuşmalarda, hem yazılarımda onları tersledim. Bana fena halde kızdılar.

Fenerbahçe'ye 4-0 kaybettikleri gün, Fatih ve takımını savunduğum için dayak yememe bir kez daha ramak kaldı. Fatih Terim'in en çok desteğe ihtiyaç duyduğu o Fener maçı sonrası "Bu takım taş gibi top oynuyor" diye yazdığımı bir tek Fatih hatırlamadı.. Çünkü onun hafızası, sadece hakkındaki eleştirilerimi hatırlıyor, en dar zamanındaki desteklerimin farkında dahi olmuyordu. Çünkü onun sabit fikrine göre, Mustafa Denizli dostu Hıncal, Fatih'in düşmanı olmalıydı.

Bilmediği, anlayamadığı bir tek şey vardı.. Ben, doğru, yanlış, sadece inandıklarımı yazıyordum. Duygularımı değil.. Mustafa Denizli bunu bildiği için, hakkındaki en ağır yazımın çıktığı gün akşam üzeri beni arayıp "Bu gece hangi sinemaya gidiyoruz Hocam" diyebiliyor, Fatih Terim ise, beni gördüğünde selam vermemek için yolunu değiştiriyordu.

Fatih ile Mustafa arasındaki farkı yaratan Fatih'in ta kendisiydi.. Ben değil..

Kapıldığı korkular yüzünden, bu yıl Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzon'un Galatasaray'a altın tasta sunduğu şampiyonluk bir ara tehlikeye girdi. O zaman bu korkaklığını yüzüne bir kez daha vurdum. Bir kez daha "Korkunun ecele faydası yok" diye yazdım.. Fatih Terim, Galler, Belçika ve Hollanda maçları öncesi ve sonrasında Mustafa Denizli ile ilgili benzeri eleştirilerimin farkında dahi olmadığı için, bu yazdıklarımı da güdümlü sandı..

Mustafa Denizli kompleksinden bir türlü kurtulamadı..

Bu yüzden Şansal Büyüka ile çıktığı Şampiyonluk Programında Şansal, Denizli'yi her nedense unutup(!) "Galatasaray ilk kez bir yerli ile şampiyon oluyor" dediğinde, bu yanlış bilgiyi kabullenip sustu.

Ve işte o an, "Bu kadar kompleks sahibi birisi, Galatasaray'ı Şampiyonlar Ligine nasıl götürür" diye ciddi ciddi düşünmeye başladım..

Ertesi gün Ali Kırca'nın karşısında ise harika bir Fatih Terim vardı. Olması gibi olan bir Fatih Terim..

Oturup bu iki Fatih'in farkını da yazdım..

İşte, Fatih Terim- Hıncal Uluç ilişkilerinin özeti..

Karar vermek size düşer..

Bugün Fatih'e soğuk durduğum doğru.. Beni görünce yolunu değiştiren, benden yaşça küçük birinin peşinde koşmamı kimse de benden beklemiyor zaten..

Gelecekteki Fatih mi?..

Şampiyonlar Ligindeki Galatasaray'ı, Fatih Terim'in taşıyacağına dair büyük şüphelerim var.

Neden..

Birincisi, korkuyor.. Korkularını yenmeyi başaramadı. Saha kenarındaki paniği öyle aşikar ki takıma da sirayet ediyor.

İkincisi, kompleksli.. Kafasında hayali düşmanlar yaratıp, onlara tavır alırken, bu tavrı yaptığı takımdan verdiği taktiğe kadar etkili oluyor. Yani kararlarında objektif değil, sübjektif. O megaloman görüntünün arkasında sanki bir aşağılık kompleksi var gibi, hiç sebeb yokken üstelik.

Üçüncüsü, rakibi ve oyunu mükemmel okuduğu söylenemez. Bu yüzden takım kuruluşunda da, oyun sırasındaki taktik ve oyuncu değişikliklerinde de büyük yanlışlar yapıyor.

Ve dördüncüsü.. Ne yazık ki o kent kırosu hal ve tavrını hala değiştiremedi.. Bu tavır, Galatasaray'a yakışmıyor.

Bu dediklerimin tümünü değiştirmek kendi elinde.. Kolay değil, ama çok isterse başarabilir.. İşte o zaman, tüm Galatasaray camiasının benimseyip, baş tacı yapacağı Fatih Hoca olur.

Fatih Hocam..

Bu yazdığım dört madde var ya, seni özetleyen.. On Galatasaraylıdan dokuzu bunları birbirine söylüyor. Ben senin yüzüne söylüyorum. Bunu iyi bil ve iyi değerlendir.

Dostunu düşmanını iyi tanı.. Seni her göklere çıkaran dostun değildir onu iyi bil.. Bugün seni övenlerin çoğu, bunu sırf Mustafa Denizli'nin alternatifi olduğun için yapıyorlar. Seni takdir ettiklerinden değil. Zamanında Tınaz Tırpan hocayı da, sırf Mustafa Hocanın yerine geldiği için yere göğe koyamamışlardı.. Şimdi nerde Tınaz Hoca peki, nerde Tınazcılar?....

Seni her eleştiren de düşmanın değildir. Eleştiri, senin daha mükemmel olman için yapılır, seni yok etmek için değil. Bunu iyi, ama çok iyi anla..

Anlayabilirsen tabii..

Medyanın bugünlerde seni durmadan "Yılın antrenörü" seçmesine de aldanma sakın. Bu medya kim şampiyonsa kör değneğini beller gibi onun hocasını seçer..

Yılın Hocası falan değilsin. Öyle ahım şahım başarılı da değilsin. Galatasaray'ı sen şampiyon yapmadın. Rakiplerin zorla yaptılar. Başarılı olsaydın gerçekten, Galatasaray 8 değil, enaz 18 puan farkla şampiyon olurdu.

Hayale kapılma.. Gerçekleri gör, eksiklerini tamamla ki, Şampiyonlar Liginde Galatasaray'ı taşıyabilesin..

Bugün seni omuzlarında taşıyan kalabalıkların yarın korolar halinde "Fatih istifa" diye çok kolay, çok rahat bağırabileceğini hiç ama hiç aklından çıkarma..

Ne olur bana "Ben demedim mi" dedirtme, lütfen..

Gözlerinden öperim.

Rıdvan'a hiç üzülmedim..

"Kendi düşen ağlamaz" demiş atalarım.. Kendine ağlamayana ben niye ağlayayım.. Rıdvan, Fenerbahçe'de görev kabul ettiğinde "Seni ikinci defa kovmasına fırsat yarattın" diye yazmıştım. Rıdvan ikinci kez kovulmamak için istifa etti, ama Ali Şen usta bir manevra ile istifayı da kovulmaya çevirdi.

"Ne demek Denizli maçından sonra görevi bırakmak, hemen bırak git" dedi ekranlarda..

Oysa Rıdvan'ın yaptığı çok uygar, çok batılı bir istifa şekliydi. Doğrusu oydu..

Rıdvan'a kim Şeytan diyorsa yanılıyor. Safoşun kralı Rıdvan.. Ali Şen'in kendisini kullanmak, sonra da buruşturup çöpe atmak için göreve getirdiğini anlayamayacak kadar safoş..

Ali Şen işlerin düzelmeyeceğini biliyordu. Düzeleceğine inansa ipleri elinden bırakır gibi yapar mıydı?.. Nefret ettiği Şeytan'ı kendi elleri ile kahraman yapar mıydı?..Şeytan (Nasıl şeytansa artık) bunu bile anlamadı.

Ali Şen Rıdvan'dan nefret ediyordu. Onu ikinci kez yemek, bu arada kendini de kurtarmak için bu tezgahı planladı. Bir taşla iki kuş vuracaktı. Rıdvan, ökseye balıklama daldı. Dalmakla kalmadı, Ali Şen'in papağanı olursa, kendini başkana sevdireceğini sandı, belki.. Ali Şen pazartesi konuşuyor, salı gazetelerde yayınlanıyor, Rıdvan çarşamba günü tıpkı Şen gibi, federasyona, Merkez Hakem Komitesine, hakemlere ve medyaya sövüyordu.

Ama bu Ali Şen papağanlığı, Şeytan'ı(!) kurtarmadı tabii..

Ali Şen'in Rıdvan'ı nasıl itham ettiğini ekranlarda gördünüz.. "Bana sormadan istifa etmek terbiyeye sığar mı" dedi..

Ali Şen anlayışında, istifa müessesesi herhalde "Bana şunları şunları vermezseniz istifa ederim ha" diye kullanılması gereken bir şantaj aracıydı.

Rıdvan'a "Terbiyesiz" diyen Şen, tıpkı Rıdvan gibi kendisine sormadan istifa eden Vefa Küçük'ü geri döndürmek için bir sürü cambazlık yaptı..

Mangalda kül bırakmadan istifa eden Küçük bir baktık süt dökmüş kedi gibi oturuyordu, Şen'in yanında, daha 24 saat bile geçmeden..

Ayni yöntemle istifa eden iki kişiden birine "Terbiyesiz, hemen defol" diyen Şen ötekine "Benden sonra Fenerbahçe Başkanı sensin, ne olur istifanı geri al" diye yalvarıyordu.

Bu çifte standardın sebebi belliydi.

Rıdvan kullanılmış, bitirilmişti, Şen'in ona artık ihtiyacı yoktu. Oysa Vefa Küçük'ün kullanma süresi henüz bitmemişti. Onun için "Ali Şen'in kasası" diyorlardı. Transfer ayında Vefa Küçük gibi bir kasayı Şen kaybetmeyi göze alabilir miydi?.

Küçük, değil sormadan istifa etmek, Ali Şen'in kafasına rakı kadehini bile koysa makbul adamdı.. Köprü geçilene, transfer bitene dek..

Fenerbahçeli dostlarıma soruyorum..

Ali Şen gibi bir başkanı, Vefa Küçük gibi bir asbaşkanı, Türk futbolunun tarihinde altın harflerle yer alan, bu tarihin çok büyük bir bölümünü yazan kulübünüze yakıştırıyor, onları içinize sindirebiliyor musunuz?.

Bu sorunun yanıtını bana değil, aynanın karşısına geçip kendinize veriniz!.


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr