![]() |
| 17 MAYIS 1997 CUMARTESI |
![]() |
Küba lideri Castro, Leyla Umar'a "İstanbul'a gelip senin evinde kalkan balığı yiyeceğim; söz" demişti. Fidel'in kendi ülkesinde ne kadar meşgul olduğunu yakından gören Leyla Umar, kalkanları ona götürdü.
LEYLA UMAR yazıyor Birkaç ay önce Havana'da, kendi eliyle tuttuğu balıkları pişirirken Fidel Castro'ya kalkan balığının lezzetini anlatıyordum. O da her konuda olduğu gibi kalkan hakkında da en ince ayrıntılarına kadar soru yöneltiyordu. Geçen yıl Habitat toplantısı sırasında yaptığımız televizyon röportajında da ona kalkandan bahsedince, "Eğer önce sen Küba'ya gelirsen, elimle tuttuğum balıkları pişireceğim. Sonra da ben İstanbul'a gelip senin evinde kalkan yiyeceğim; söz" demişti. Fidel'in kendi ülkesinde ne kadar meşgul olduğunu yakından görünce kalkanları ona götürmeye karar verdim. Bu gibi konularda daima temas ettiğim sağ kolu Pedro Alvarez Tabio'ya, "Kalkanın lezzeti azalmaya başladı. Onları dondurmadan özel yöntemle buzlatıp Küba'ya getiriyorum. Sen sadece gümrüklerden geçmemi sağla" dedim. Pedro Tabio'dan bir saat sonra aldığım faksta şunları yazılıydı: "Aman Leyla, sakın bugünlerde kalkanı getirme. Grenada Başbakanı Keith Mitchell'in ziyaretine Fidel çok önem veriyor. Onu Küba'nın bazı yörelerine bizzat götürecek. Bu yüzden seninle yapmak istediği kalkan partisine katılacak durumda olmayabilir. Ne olur bir hafta ertele."
Yüksek ateşle yolculuk
Ona aynı gün çektiğim faksta; "14 kilo kalkan ve 152 kiloyu aşan kutularla tek başıma başa çıkamayacağım. Öger Tur adlı büyük bir Türk seyahat acentası Almanya'dan başlattığı Frankfurt-Küba seferine beni davet etti. Yöneticilerinden Hüseyin Baraner kalkanların ve diğer yiyecek paketlerinin oraya taşınmasında yardımcı olacak. Fidel'in ne yapıp yapıp kalkan yiyecek zamanı bulacağından eminim" dedim ve Tabio'nun yanıtını beklemeden kutularla Condor uçağına bindim. 10 saat süren yolculukta 39'a yükselen ateşle kâbusa dönüşen yolculuk, Küba'nın Varadero denilen sayfiye kentine inince neşeye dönüştü. Daha merdivenlerden inerken protokol müdürü karşıladı; VIP salonunda bize taze mango suyu ve Küba'nın meşhur Mohito'sunu ikram etti. (Mohito'nun tarifini yapmadan geçemeyeceğim; çünkü yaz aylarında benim gibi içkiyle başı hoş olmayanların dahi çok seveceği bir içki. Toz şeker, limon ve nane iyice ezildikten ve buzlu romla karıştırıldıktan sonra bardağın kenarına iliştirilen bir nane dalıyla servis yapılıyor.)
Kutular gümrükte açılıyor
VIP salonundaki ikram hızla devam ederken gümrük müdürü kulağıma eğilip kalkanların hangi kutuda olduğunu sordu. Ben dehşetle irkilip, "Aman" dedim, "sakın o kutuyu açmaya kalkmayın; yoksa onları dondurmak zorunda kalırız. O zaman buzhaneden çıkan tatsız balıklardan farkı kalmaz." Müdür ellerini oğuşturarak yasalara göre bu kutuların açılacağını söyledi. Buluştuğumuzda Tabio bana "Biliyor musun?" dedi, "Fidel için getirdiğini defalarca söylediğim halde kutuların gümrükte alıkonmaması için kaç yüce makama yalvarmak zorunda kaldım." Tabio'nun bu çabasına hiç şaşmadım. Çünkü Fidel'in oğlu Fidelito'nun Atom Enerji Dairesi Başkanlığı'ndan alınıp başka bir yere tayin edilmesine Fidel'in asla karışmadığını biliyordum. Üst düzey bürokratların trafik cezalarını paşa paşa ödemesi, Fidel'in hiçbir yerde fotoğrafının asılmasına müsaade etmemesi gibi, bizlere devlet adamlarımızın unutturduğu erdemler Küba'da tanık olduğumuz güzelliklerdi.
Kalkanlara yazık oldu!
Tabio'nun bütün çabalarına rağmen kalkanların özel buzlaması çözüldü ve sıcağa dayanabilmesi için buzluğa atıldı. Oysa bu kalkanların canlı alınmasına müthiş bir balık uzmanı olan dostlarım Dr. Oktay Kumral ve Dr. Hasan İnsel yardımcı olmuşlardı. Karadeniz'den dönen motorlardan kalkanlar canlı olarak elimize geçmişti. Kalkanların lezzetindeki keskin düşüşü hazırlayacağım Türk yemekleri ve tatlıları ile dengelemeye çalışacaktım. Fidel'in konukları için tahsis ettiği ve bir süre önce kaldığım evde 24 kişilik bir yemek masası vardı. Ancak ben Türkiye Büyükelçiliği'nde onu ağırlamanın daha uygun olduğuna inanıyordum. Vakâ beş altı yıl önce Küba'daki sefiremiz Levent Girgin kendine has girginliği ve sevimliliği ile hiçbir büyükelçinin yapamadığını becermiş, Fidel'i elçiliğe getirtebilmişti. Levent, Fidel'i Fransız Elçiliği'nde yakalayıp "Bunca yıl tek bir kere bizi şereflendirmediniz. İki gün sonra Türkiye'ye kalbim kırık olarak dönüyorum" demişti. Fidel her türlü içtenliğe hayran olduğu için, "Yarın, kabul ederseniz öğle yemeğini sizde yiyelim" demişti. Levent Girgin, Fransız Elçiliği'ndeki diplomatların hayret ve biraz da kıskançlıkla izlediği bu sahneyi hiçbir zaman unutmaz. Eve dönünce sandıkları açıp eşyaları yerine koyduğunu, mutfağa girip sabaha kadar dolmadan, böreğe her türlü yemeği nasıl heyecanla yaptığını ve Fidel'le geçen saatleri bir kitapta anlatacağını hep söyler.
Aykut Berk'in kupası
O günden beri hiçbir büyükelçimiz Fidel'le el dahi sıkışamadı; resimlerini gazetede görmekle yetindi. Zaten Küba'ya tayin edilen diğer yabancı elçilerin de en büyük uğraşı tenis oynamak, plajlarda yanmak ve birbirinden güzel evlerde verdikleri davetlerde Küba orkestralarının nameleriyle dans etmek. Bizim elçimiz Aykut Berk de sefirler arası tenis turnuvasında şampiyonluğunu biz oradayken aldığı kupayla kutladı. Aslında Aykut Berk de tüm meslekdaşları gibi "gözden uzak gönülden ırak" olma arzusuyla yaşayan nice elçilerimizden farklı değil. Sanırım, onun rahatını veya unutulmak tutkusunu bozan ilk ben oldum. Fidel'den elçimizin sarayındaki balık pişirme olayına tanık olmasını istemiştim. Tabii kalkanları da Türk Elçiliği'nde Fidel'e ikram etmenin bir elçiyi onurlandıracağını düşündüm. Fidel'in hayranı ve Berk'in eski mesai arkadaşı dostum Nevra Batu'yu da New York'tan çağırdım ve onu da mutfağa soktum. Birlikte iki gün hiç durmadan yemek yaptık. Elçiliğin Kübalı kadın aşçısı inşaat mühendisiydi. 11 yıllık sekreterimiz Teresita'nın tercümanlığı ile aşçıya yemekleri öğretirken bir taraftan da menümüzü harfiyen tatbik ediyorduk. Fidel'in hiç içki içmediğini bildiğim halde biraz da rakı mezeleri hazırlamaya karar verdik.
Türk mutfağından seçmeler
Bahçeden toplattığımız asma yapraklarıyla ve buradan götürdüğüm biberlerle zeytinyağlı dolma yaptık. Çerkez tavuğu, humus, yoğurtlu taze bakla, fava, piyaz, peynirli börekten oluşan menüden sonra balık, çoban salatası, bulgur, çilav ve domatesli pilavdan oluşan ana yemeği verecektik. İstanbul'dan götürdüğüm sakızla Nevra nefis bir muhallebi yaptı. Kuru kayısıları da katı kremayla doldurup Türk tatlısı olarak sunacaktık. Şamfıstıklı helva da balığın üstüne yenecekti. Kutularda kalan baharat, bulgur vs., ne varsa hepsini Fidel'in evine yolladım. Hiç kesilmemiş bir kalkan balığını da buzun içinde gönderdim. Çünkü Fidel ısrarla kalkanın şekli hakkında bilgi istiyordu. Sonra Pedro'nun "Asla içmeyeceğini biliyorum" dediği tek rakı şişesini ortaya çıkardım. Nevra, Fidel'den ses çıkmayınca paniğe kapıldı. Onu yatıştırırken Pedro gülücükler dağıtarak elçiliğe geldi: "Yarın, Fidel Grenada Başbakanı'nı hava meydanında yolcu ettikten sonra doğru buraya gelecek" dedi. Sonra Pedro ile 10 kişilik yemek masasında kimlerin nereye oturacağına karar verdik.
'Fidel geliyor' telaşı
Ertesi gün, sabah erkenden Fidel'in korumaları gelip bahçede olağan aramayı yaptılar. Beni tanıdıkları için Kübalılar'a has sıcaklıklarıyla sarılıp öptüler. Pedro'dan Fidel'in özel garsonu ve bir aşçısını yollamasını istedim. Fidel ızgara ve buğulama tercih ettiği için ateş yakıldı. Artık mutfaktaki faaliyetin temposu şiddetle artmıştı. Elçiliğin garsonu Oscar, "Babamız geliyor" diyerek Mohitoları hazırlıyor, aşçı Soyla, "Onu ilk kez göreceğim" diye dört dönüyor, Teresita, "Beni tanıştıracak mısınız?" diyor, Nevra Fidel'in üniformasına uyum sağlamak için aldığı hâki renkli elbiseler hakkında benden sürekli fikir soruyordu. Ben ise müthiş nezlemle ve baş ağrımla hangisine lâf yetiştireceğimi kestiremiyordum. "Geldi, geldi" seslerini duyunca hepimiz bahçeye koştuk. Fidel söylendiğinden yarım saat önce elçilikten içeri giren siyah Mercedes'ten inerken, halk sokaklarda onu uzaktan alkışlıyordu.
Yarın: 5 duble Yeni Rakı'yı lıkır lıkır içti |
|