kapat

16 NISAN 1997 CARSAMBA

Türkeş: 'Ağca'ya yardımcı olanÜlkücüleri uzaklaştırdım'

Mehmet Ali Ağca, İpekçi cinayetinin sanığı olarak yakalandıktan sonra tutuklanıyor, ardından da gizli bir güç tarafından askeri cezaevinden kaçırılıyordu.

HULóSİ TURGUT YAZDI

Papa'ya suikast

"Almanya gezim bitiyor, Türkiye'ye dönüyorum. Aradan zaman geçiyor, 12 Eylül patlak veriyor. Bizi tutukluyorlar. Hapishanede 9 ay olmuş, bekliyoruz. Cezaevinde bir ufak radyomuz var. Onu dinlememize izin veriyorlar. Devamlı BBC yayınlarını dinliyoruz sabahları. Yine bir sabah, eski Genel Sekreterimiz olan emekli general Necati Gültekin BBC haberlerini dinlerken, Papa suikastini öğreniyor. Diyor ki bana: 'Vatikan'da Papa'ya bir suikast yapılmış. Fakat ölmemiş.' Suikastçi de yakalanmış, Ermeni olduğunu söylemiş, diyor. Derken, öğle haberlerinde yine BBC'den öğreniyoruz, suikasti Mehmet Ali Ağca yapmış. Tabii yine irkiliyorum, yani bunu kim kullanıyor, bu suikasti kim yaptırabiliyor, diye düşünüyorum. O günkü siyasi konjonktüre göre bir değerlendirme yapıyoruz. Bunda, ancak Sovyetlerin menfaati olabilir. Çünkü, Papa Polonya asıllı. Polonya'ya gidiyor, oradaki Sovyet karşıtı Lech Walesa'yı destekliyor, sendika hareketini destekliyor. Mehmet Ali Ağca'yı da bu işe Ruslar'ın sevketmiş olduğunu düşünürken, bir de bakıyoruz ki, bizim Avrupa'daki teşkilatımızın genel başkanı olan Serdar Çelebi'ye iş bulaşmış görünüyor. İsviçre'de bulunan bize ait bir derneğin başkanı olan Ömer Balcı'nın işin içinde olduğu yazılıyor. Tabii bunlar bizi çok üzüyor, endişeye sevkediyor."

"İş bize yükleniyor"

"O tarihte tutukluyuz. Savcı, iddianamesini hazırlıyor. 1000 sayfalık iddianame. Geceyi gündüze katarak okuyoruz. Baştan aşağı iftira dolu bir iddianame. Mehmet Ali Ağca'nın sözde yazıp, Münih'ten bana gönderdiği iddia edilen bir de belge eklenmiş. Bu görmediğim, okumadığım mektupta, 'Sayın Başbuğum, ben Avrupa'ya geldim, buradaki ülkücü kardeşlerim bana sahip çıktılar. Verdiğiniz emirler gereğince, bana iyi bakıyorlar.' şeklinde ifadeler var. Tam bir provakasyon mektup. Mektubun uydurma olduğunu söyledim. Ama inandıramadım. Daha sonra mektup, uzmanlar tarafından incelendi, imzanın ve yazıların Mehmet Ali Ağca'ya ait olmadığı belirlendi. Bir süre sonra, İtalyan Savcı Martella, Ağca'yı sorguladı. O'na, beni sormuş. Ağca da, 'Ben, ondan nefret ederim. Hiç görüşmedim, yanına gitmedim. O faşisttir.' demiş. Bütün bu olaylardan sonra, Avrupa'daki bizim teşkilatımızın Mehmet Ali Ağca'yı zaman zaman misafir ettiğini öğrendim. Uyarılarımıza rağmen, misafir etmişler. Hatta, Papa suikastinde kullanılan silahı da temin edip, kendisine Milano'da vermişler. Bu nedenle, cezaevinden tahliye olduktan sonra, Serdar Çelebi'yi teşkilat başkanlığı'ndan uzaklaştırdım. Ama işin içyüzü nedir, tam bilemiyorum. Bundan biz, neler çektik..."

SON


Seçimle geldiler, silahla gittiler

Türkeş, 70'li yıllarda artık asker kimliğini bırakıp, "Sivil Devlet Adamı" olarak sahneye çıktı. 1975-1978 yılları arasında yaklaşık üç yıl Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Alparslan Türkeş, 70'li yıllarda "Sivil Devlet Adamı" olarak sahnededir. Deneyimli, olgun ve yetkin bir devlet adamı. 12 Mart 1971'de askerlerin müdahalesi sırasında sessizdir. Demirel Hükümeti'nin istifasına yol açan muhtıraya, sesini çıkarmaz. Ama, onaylamaz da. Eski bir asker olarak, artık askerlerin işine karışmak istememektedir. 12 Mart Müdahalesi'nden sonra Anayasa Mahkemesi, Necmettin Erbakan'ın "Nizam Partisi"ni kapatır. Ancak, Alparslan Türkeş'in "Milliyetçi Hareket Partisi"ne dokunulmaz. Türkeş, bu müdahalenin üzerinden 23 yıl geçtikten sonra, 12 Mart Muhtırasını şöyle değerlendirir:

"O tarihte, Silahlı Kuvvetler'de birtakım olaylar cereyan etti. Bazı siviller, -ki bunların önemli bir kısmı CHP'liydi- Silahlı Kuvvetler'de sempatizanları olan birkısım general ve subaylarla ilişki kurdular. 'Yeni bir ihtilal yapmak lazım' havasındaydılar. Bunlar, o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Faruk Gürler'i bu işe ikna etmeye ve harekete geçirmeye çalışıyorlardı. Fakat, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç Paşa, buna yanaşmadı. Gürler de, arkadaşlarından ayrılmak istemeyince, bir orta yol bulundu ve müdahale yerine muhtıra verilmekle yetinildi."

Ara rejim 1973 yılında sona erdi. Genel seçimlere gidildi. Türkeş, yine Adana Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi. O dönemde, MHP üç milletvekili ile Meclis'te temsil edilmeye başlandı. Seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP, Ecevit'in Başbakanlığında Milli Selamet Partisi ile koalisyon kurdu. Erbakan, bu ortaklığın Başbakan Yardımcısıydı. Koalisyonun ömrü dokuz ay sürdü.

Devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini bu defa Prof.Dr.Sadi Irmak'a verdi. Irmak, hükümet kurma çalışmalarında yeni bir yöntem geliştirdi. Siyasi partileri ziyaret edip, görüşme yerine "kuracağım koalisyona girer misiniz?" şeklinde mektuplar yazdı. Irmak, kendine göre bir koalisyon oluşturdu, ama Parlamento'dan güvenoyu alamadı. Buna rağmen, güvensiz hükümetini beş ay sürdürdü.

Türkeş, merkez sağ'daki partilerin biraraya gelip, koalisyon oluşturması için önayak oldu. 1975'in başlarında girişilen bu teşebbüs sırasında, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş ve Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu zaman zaman biraraya gelip, ortaklık konusunu tartıştılar. Sonunda, Demokratik Parti'siz bir koalisyon kuruldu. Kamuoyunda bu ortaklığa "Birinci Milliyetçi Cephe" adı verildi. Demirel Başbakan, Erbakan, Türkeş ve Feyzoğlu ise, Başbakan Yardımcısı olarak görev aldılar.

Evren'i tavsiye ediyor

Bu dönemde, koalisyon içinde özellikle MSP ve CGP liderleri sürekli olarak birbirleriyle çatışıyorlardı. Bu koalisyon ortaklığı iki yıl sürecek, Türkiye 1977 ortasında erken genel seçime gidecekti. Seçim sonuçları alınmış, önce CHP Lideri Ecevit yeni bir hükümet kurmuş, güvenoyu alamayınca "İkinci Milliyetçi Cephe" doğmuştu. Ama bu cephede, bir eksik vardı. CGP, Erbakan'ın bastırması üzerine saf dışı edilmişti. Demirel yine Başbakan, Erbakan ve Türkeş ise Başbakan Yardımcısıydı. Yeni koalisyon döneminde, ordunun zirvesinde nöbet değişikliği yapılacaktı. Başbakan Demirel, Kara Kuvvetleri Komutanlığı için Orgeneral Ali Fethi Esener'i öneriyor, Cumhurbaşkanı Korutürk ise, Orgeneral Adnan Ersöz'de ısrar ediyordu. Devletin tepesindeki zıtlaşma üzerine her iki aday da 30 Ağustos 1977 günü otomatikman emekli oldular.

Hükümet, yeni bir Kara Kuvvetleri Komutan adayı aramaya başladı. O tarihte Orgeneral Kenan Evren, Ege Ordusu Komutanı olarak İzmir'de görev yapıyordu. Evren, aynı zamanda Başbakan Yardımcısı emekli Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in Kara Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşıydı. Günlerce süren gerginlikten sonra, Başbakan Yardımcısı Türkeş, Bakanlar Kurulu'na şu öneride bulundu: "4.Ordu Komutanı Kenan Evren Paşa, iyi bir komutandır. İyi bir generaldir. Şartları da müsaittir. Uygun görürseniz, bunu tayin edelim."

Başbakan Demirel ve koalisyon ortaklarının müşterek kararlarıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na getirilen Orgeneral Evren, daha sonra Orgeneral Semih Sancar'dan boşalan Genelkurmay Başkanlığı'na atanacak, 12 Eylül 1980 müdahalesi ile birlikte Başbakan Demirel, eski Başbakan Ecevit ve Başbakan eski Yardımcıları Erbakan ile Türkeş'i gözaltına aldıracaktır.

İkinci Milliyetçi Cephe, beş ay sürdükten sonra siyasi tarihimize "Onbirler Olayı" diye geçen bir eylemden sonra dağıldı. Adalet Partisi'nden kopan 11 milletvekili'nden 10 tanesi Ecevit'in kurduğu yeni hükümette bakan yapıldı. Bu hükümetin pazarlığı İstanbul'un Florya semtindeki "Güneş Motel"de yapıldığı için, hükümete "Güneş Motel Hükümeti" denildi. Ecevit'in yeni hükümeti döneminde anarşi ve terör tırmandı. Ekonomi altüst oldu. Evhanımları, yemek pişirmek için bir kaşık margarin yağı bulamıyorlardı. Sigara tiryakileri ise, yerli sigara alabilmek için, karaborsacılara büyük para ödüyorlardı. Kara nakil araçları benzinsizlikten işlemiyor, fabrikaların bacaları enerji yetersizliğinden tütmüyordu. Ecevit'in bu son iktidarı, 1979 sonbaharındaki ara seçimlerle noktalanıyor, seçimin galibi AP'nin Genel Başkanı Süleyman Demirel, bu defa bir azınlık hükümeti kuruyordu. Türkeş ve Erbakan'ın partileri, Demirel'in yeni iktidarını dışardan desteklemekteydi.

Türkeş'in desteği kesintisiz sürdü. Ama, Erbakan "Kadayıfın altını kızartayım" derken, ülke 12 Eylül 1980 ihtilaliyle burun buruna geldi. Düdükler ötmüş, tribünler boşalmış, partiler kapatılmış, Demirel ve Ecevit Hamzakoy'a, Erbakan ve Türkeş ise Uzunada'ya gönderilmişti. Seçimle gelen siviller, silahla gitmişlerdi. Tarih, tekerrür mü ediyordu..?


Türkeş, Yılmaz-Çiller ortaklığı istiyordu

Alparslan Türkeş, zaman zaman DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ı ziyaret edip, aralarındaki sürtüşmeyi askıya almalarını öneriyordu.

Alparslan Türkeş'in anıları ile ilgili çalışmamız, iki yıl sürdü. 1993 ve 1994'de, 77 yıllık yaşantısını hiçbir belgeye ve yazılı notlara bakmaksızın günlerce anlattı. 1996 yılıında da bir sonbahar günü, Bakanlıklar Karanfil Sokak'taki MHP Genel Merkez binasında kendisini ziyaret ettim. Bu arada, Türkiye'nin siyasi yapılanmasındaki sıkıntıları dile getirdi. Sohbetimiz sırasında, aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Sayın Turgut, Metin Toker'in dünkü yazısını okudunuz mu?

- Hayır, okumadım efendim.

- Size fotokopisini veriyorum. Hârika bir yazı. Okuyun. Sizde kalabilir.

- Hemen okuyayım mı efendim?

- Evet, evet şöyle bir gözatın. Bilirsiniz, Metin Toker'le aramız 27 Mayıs'tan beri hoş değil. Ama, bu yazısı harika.

Metin Toker'in yazısını hemen oracıkta okudum. Yazının özeti şu idi:

"Her kedi, kendi pisliğini örter. Ama bugüne kadar iki kedinin, biribirlerinin pisliğini örttükleri görülmemiştir."

Türkeş, "Beğendin mi?" diye sordu. Gülmeye başladım. Kendisi de, bir kahkaha attı ve "Bu günü ne güzel karikatürize ediyor" dedikten sonra, telefonla Özel Kalem Müdürü Sami Cezaroğlu'nu arayıp, şu talimatı verdi: "Sami Bey, Metin Toker'in yazısından bir fotokopi daha çektirip bana getiriniz." Cezaroğlu fotokopiyi getirdi, Türkeş aldı, özenle katlayıp, cebine yerleştirdi. Kimbilir, bunu da bir başka dostuna mı hediye edecekti... Türkeş, Tansu Çiller'le sıkça görüşüyordu. Geçtiğimiz sonbahar Refahyol Hükümeti konusunda iki ayrı görüşmesi olduğunu ifade etmişti. Bu görüşmelerin içeriğini ise, yine Karanfil Sokak'taki makamında şöyle anlatıyordu:

"Tansu Hanım'la hükümet meselesini konuştum. Refah ile ortaklığının rejim sorunu yaratabileceğini söyledim. Benim endişelerime bir itirazı olmadı. Yılbaşından sonra bu ortaklığı mutlaka bitereceğim, dedi. Ben de bu konunun beklemeye tahammülü olmadığını hatırlattım. Kendisi ise, 'Yıl sonu yaklaşıyor, bütçeyi çıkarmamız lazım. Eğer ortaklığı bitirirsek, ülke bütçesiz kalır. Bu sıkıntı yaratır.' cevabını verdi."

Türkeş, Çiller kadar sık olmasa da zaman zaman Mesut Yılmaz'la buluşuyor, benzeri düşüncelerini ona aktarıyor, bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Yine geçtiğimiz yıl, Yılmaz'a şunları söylediğini nakletmişti:

"Mesut Bey, Tansu Hanım'ın üzerine çok sert gidiyorsunuz. Şu sırada, beraber olmanız gerekir. Çünkü, rejimin şartları bunu icab ettiriyor. Hesaplaşmanızı sonraya bıraksanız. Tekrar ortaklığa girişseniz. Bir kedinin üzerine dahi böyle gidilmesi halinde, kedi savunmaya geçer ve karşısındakini tırmalar."


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.