![]() |
| 15 NISAN 1997 SALI |
Alparslan Türkeş anılarını anlatırken, Abdi İpekçi ve Papa suikasti olaylarının bir gizli güç tarafından kendilerinin üzerine yıkılmak istendiğini açıklamıştı.
HULUSİ TURGUT yazdı Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin 1 Şubat 1979'da esrarengiz bir biçimde öldürülmesi, ardından da Vatikan'da Papa'ya suikast girişiminde bulunulması, Mehmet Ali Ağca adındaki Malatyalı bir genci Türkiye'nin, hatta dünyanın gündemine oturttu. Bu arada, Ağca'nın "Ülkücü" olduğu iddiaları Milliyetçi Hareket Partisi'ni de olayların içine çekti. Bu olaylar, 18 yıldan beri esrarını koruyor. Hiçbir şey netleşmedi. MHP Lideri Türkeş, partisinin bu olaylardan dolayı büyük zarar görmesi üzerine, şimşekleri üzerine çekti. Ama, ok yaydan çıkmıştı. Suçlamalar, birbiri ardı sıra devam ediyordu. Türkeş'le, İpekçi ve Papa suikastlerini uzun uzun konuştuk. Tüm sorularımızı ayrıntılı bir biçimde cevaplandırmıştı. Bugün, hâlâ güncelliğini koruyan bu iki önemli olayı hayatta iken, bize şöyle anlatıyordu: "Abdi İpekçi cinayeti bizi çok sıkıntıya soktu. Evvelâ, şunu söyleyeyim: Abdi İpekçi ile ben, 27 Mayıs döneminde tanışmıştım. O dönemlerde Abdi İpekçi, bize çok sempati gösteriyordu. Yakın dostluk kuruldu aramızda. Çok yakın dost olduk kendisiyle. Kendisi de genç bir gazeteciydi. Bu dostluğumuz pek değişmedi, devam etti Abdi İpekçi ile. Sonra Abdi İpekçi mesleğinde de tabii ilerledi. İşte 1975'ten itibaren Halk Partisi'ni destekliyordu, Sayın Ecevit'i destekliyordu, O'nu çok tutuyordu. Bizim aleyhimizde de başyazıları çıkıyordu. Kendisine ben, zaman zaman cevap mektupları gönderiyordum. Gönderdiğim cevap mektuplarını kendi sütununda aynen yayınlıyordu. Yani, münasebetimiz normal devam ediyordu, dostluk münasebeti içinde idi. Fakat, Halk Partisi'nin hizmetinde bir yazar görünüşündeydi. Bundan dolayı, MHP topluluğu ve ülkücü topluluk içinde antipati duyuluyordu kendisine. Yani, kendisine karşı bir nefret vardı."
İpekçi öldürüldü
"Bu sırada, Abdi İpekçi cinayeti işlendi, öldürüldü. Bizim aleyhimizde yazı yazması, daima bizi eleştiren yazılar yazması ve topluluğumuzda ona karşı antipati beslenmesi, bazı fırsatçıları harekete geçirdi. Marksistler, bölücüler ve CHP yöneticileri bu cinayeti bize yüklemeye giriştiler. O sırada, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'ti. Onlar, 'Bu cinayeti MHP işletti, hatta Türkeş'in emri ile yapıldı, ülkücüler yaptı.' dediler. Biz, bu cinayetle alâkamızın olmadığını basın toplantılarıyla ve çeşitli yayınlarla ifade ettik. Ama, bu iş ısrarla üzerimize yıkılmaya çalışıldı. Bu arada, Mehmet Ali Ağca da bu cinayetin faili gibi kendisini sattı, yahut öyle göründü. Bu görüntüyle de, ülkücü gençler arasında sempati ile karşılandı, bir kahraman gibi karşılandı. Derken, yakalandı, tutuklandı. Emniyette, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Bey'in de iştiraki ve baskısıyla, cinayeti MHP'den aldığı emirle işlediğini itirafa zorlandı. Hatta bir ifadesinde, tabancayı MHP İstanbul İl'inin üstünde bulunan Ülkü Ocakları'ndan aldığını, cinayeti işledikten sonra da, tabancayı götürüp oraya bıraktığını ifade etti. Ama muhtelif ifadeleri vardı. Başka bir ifadesinde ise, cinayeti işledikten sonra, tabancayı Tarlabaşı'nda bir boş arsaya attığını ifade ediyordu. Böyle birtakım şeyler. Fakat Mehmet Ali Ağca, hiçbir zaman ülkücü olmadı. Ülkü Ocakları'ndan herhangi birinde kayıtlı değil. Ben tabii hadise duyulunca derin bir araştırmaya giriştim ve çok üzüldüm. Üzüntümün bir sebebi, Abdi İpekçi ile devam eden dostluğumdu. Hatta vurulmasından 1-2 ay önce Milliyet Gazetesi'ni ziyaret ettim, Onun misafiri oldum. Yemekte Turhan Aytul da vardı. Abdi İpekçi'yi öldürmek, aklımızın ucundan dahi geçmez. Ama iftira bizim üzerimizde. Bunu, derinliğine araştırdım. Mehmet Ali Ağca'nın ülkücü olmadığı kesindi."
"Ağca'yı kullanıyorlar"
"Ağca'nın ülkücü arkadaşı da yok. Bunu tekrar tekrar ifade ediyorum, ama kimseye dinletemiyorum. Ama tüm basın Mehmet Ali Ağca'yı, başrolde oynatıyor. Bu arada, Uğur Mumcu da, bize karşı büyük bir husumet içinde. Vefat ettiği için, hayırla anıyorum. Sanki kendi gözüyle görmüş gibi, Mehmet Ali Ağca'nın ülkücü olduğunu ve cinayeti onun işlediğini yazıyordu. Bir taraftan da, birtakım çevreler henüz tutuklanmamış olan Mehmet Ali Ağca'yı bizim ülkücülerin içine ittiler. Ama ülkücüler, gerçeği bilmedikleri için, ona sempati gösteriyorlardı. Ben, bunu haber alıp, ilgili bütün teşkilat başkanlarını topladım. Kendilerine, bu işin içyüzünü izah ettim. Ağca'yı Ülkü Ocakları binasına sokuyorlar, bazı yerlerde saklıyorlar ve yatırıyorlar. Bu şekilde ikaz ederken, Mehmet Ali Ağca yakalandı. Fakat, gerçekte Abdi İpekçi'yi vuran da bu değilmiş. Sonradan çıktı meydana. Oral Çelik isminde, yine Malatyalı, bunun arkadaşlarından bir başka çocukmuş. O da, ülkücü gibi gösteriliyor, ama o da ülkücü değil. Nitekim, ifadeleri çelişkili. Ama buna rağmen, bu cinayeti işleyen kaatil diye Ağca'yı tutukluyorlar, mahkemeye veriyorlar. Ardından da Mamak Cezaevi'nden bunu kaçırıyorlar. Mamak Cezaevi'nden kaçırılması da bir sır perdesi arkasında. Yani bunu oradan kaçıran bir devlet örgütü..."
Yarın: "Ağca'yı aramıza soktular"
Alparslan Türkeş, siyasete 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nden atıldı. Aynı yıl yapılan seçimlerle birlikte, Ankara Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi. 1969 yılında ise, partisinin adını "Milliyetçi Hareket Partisi" olarak değiştirdi.
Alparslan Türkeş, Hindistan sürgününden 23 Mart 1963'te dönmüştü. İki ay sonra da eski silah arkadaşı Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla tutuklandı. Ankara'nın Mamak semtindeki askeri cezaevi'nde dört ay süre ile hücreye kapatıldı. Yargılandı, beraat etti. İşte bu dönem, Türkeş için kayıp bir dönemdi. Aslında darbeden kaçmış, ama olaylar onun peşini bırakmamıştı. Düşünebiliyor musunuz: 1944 yılında Turancılık Davası'ndan bir yıla yakın hücre cezası. 1960 yılında başlayan ve ikibuçuk yıl süren Hindistan sürgünü, ardından da dört aylık bir yeni hücre kasveti. Türkeş, uzunca bir süre Ankara'dan uzaklaştı. Eşi, Muzaffer Hanım'la birlikte birkaç şehri dolaştı. Ama bir kere adı "İhtilalci"ye çıkmıştı. Eski ihtilalci arkadaşları, O'nun gölgesini dahi izliyordu. Kapısının önüne, seyyar bir karakol kurulmuştu. Devletin tüm projektörleri üzerine çevrilmişti. 1963 yılına gelindiğinde Türkiye'nin siyasal yapılanmasında değişiklikler olacaktı. Adalet Partisi Genel Başkanı emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala vefat ediyor, yerine İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel Genel Başkan seçiliyordu. Bu arada, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı da, görevi bırakıyordu. Parti, başsız kalmıştı. CKMP dağılmak üzereydi. Bir kısım partililer, Alparslan Türkeş'i, saflarına davet ediyorlardı. Türkeş, CKMP'ne davete olumlu cevap verdi. 13 Kasım 1960 tarihinde birlikte sürgüne gönderilen arkadaşlarından 10'u ile birlikte siyasete atılıp, Bölükbaşı'nın bu eski partisine kaydoldu. Kaydolmak yeterli değildi. Partinin başına geçmeyi planlıyordu. O da, oldu. Rakibi Ahmet Tahtakılıç'ı 400 oy farkla yenilgiye uğratıp, CKMP Genel Başkanlığı koltuğuna oturdu. 1944'lerin sanık üsteğmeni, 1960'ların Kudretli Albay'ı ve Hindistan sürgünü Alparslan Türkeş, artık siyaset sahnesindeydi. Sahnedeki rolü, 32 yıl sürecekti. Ağaçların ayakta öldüğü gibi, O da hayatını siyaset sahnesinde noktalayacaktı. Alparslan Türkeş'i rakip görenler, bu yeni gelişmeleri şöyle değerlendiriyordu: "O, bir tepeyi zapteder gibi CKMP'ne girdi ve partiyi zaptetti. Hayatının son demlerine kadar, en vefalı dostu olan ünlü siyasetçi Osman Bölükbaşı da, Türkeş'in liderliğindeki yeni CKMP'nin durumunu esprili bir dille, şöyle eleştiriyordu:"CKMP, ordu karargahına döndü. Çizme gıcırtısından, kılıç şakırtısından oraya girilmez artık." CKMP'nin durumu hiç de iyi değildi. İl Örgütlerinin çoğu dağılmış, birçok yerde parti tabelaları indirilmişti. Türkeş, siyasetteki ilk göz ağrısı CKMP'ni kısa sürede toparlayıp, organize hale getirdi. 10 Ekim 1965'te yapılan genel seçimlerde de Ankara Milletvekili oldu ve partisinin Meclis'te 12 milletvekilliği ile temsil edilmesini sağladı Türkeş, bir yandan ülkücü gençleri örgütlerken, bir yandan da CKMP'ne yeni bir kimlik ve bu kimliğe bağlı olarak, yeni bir dinamizm kazandırmak istedi. Adana'da 1969 yılında toplanan CKMP Büyük Kongresi'nde, partinin adının "Milliyetçi Hareket Partisi", ambleminin ise "Üç Hilal" olması kararlaştırıldı. Amblem için, önce "Bozkurt" resmi düşünülmüş, fakat bunun grafik olarak zorluğu dikkate alınarak "Üç Hilal"de karar kılınmıştı. Türkeş'in örgütlediği gençler, yavaş yavaş parti kademelerinde görev alırken, Türkiye'de sağ-sol çatışması kıyasıya sürüyordu. Bu kavga, 12 Eylül 1980'e kadar sürecekti. Türkeş ise, artık ülkücü gençliğin "Başbuğ"uydu.
Yarın: Devlet Adamı Türkeş
Alparslan Türkeş'in, yurtiçinde ve yurtdışında çok geniş bir dost çevresi vardı. Herkesle barışıktı. Özellikle son elli yılda yaşadığı olaylar, ufkunu iyice genişletmiş, uzlaşmacı kişiliğiyle siyasette, basında ve iş çevrelerinde fikirlerinden yararlanılan bir devlet adamı kimliğine bürünmüştü.
Günleri, çok hareketli geçiyordu. Kimseyi kırmak istemiyordu. Her olaya, olumlu bakmak istiyor, ülkenin dirlik ve düzeni için insanların birtakım fedarkarlıklarda bulunmasını her zeminde öneriyordu. Eski politikacılardan Osman Bölükbaşı ile sık sık buluşuyor, siyasetçilerin düzenledikleri yemeklerde, geçirdikleri sıkıntılı dönemlerden örnekler vererek, politikacıların bir daha yanlış yapmamaları konusunda onlara mesaj veriyordu. Fırsat buldukça, İstanbul'a da gelen Alparslan Türkeş, iş çevrelerinin ve basın mensuplarının yemekli sohbetlerine katılıyor, buralarda yaptığı konuşmalarda, karşıt görüşlü kişilerin dahi, takdirini kazanıyordu. Son toplu yemeğini, vefatından yarım saat önce tamamlamış, evine gitmek üzere yola koyulmuştu. Makam arabasının içindeydi. Otomobil, Çankaya sırtlarına doğru tırmanıyordu. Türkeş, mercedes otomobilinin arka koltuğunda adeta ecelle randevulaşmıştı. Makam şoförü Alparslan'a, "Oğlum, kaloriferi kapat" diyebildi. Sıkıntı basmıştı. Şoför Alparslan, yol üzerindeki bir sağlık kurumuna ulaşıyor, ancak Türkeş'in kritik sağlık sorunu çözülemiyordu. Saat 23.00'e doğru Bayındır Tıp Merkezi'ne ulaşıldığında, artık vakit çok geçmişti... |
|