kapat

11 NISAN 1997 CUMA

Fırtınalı 80 yılın öyküsü


Türkeşçi subayları tasfiye

12 Eylül Yönetimi, Türkeş'in yanı sıra sempatizanlarını da cezalandırdı Alparslan Türkeş'in 12 Eylül döneminde tutuklanmasıyla birlikte kendisine yakın subaylar ordudan uzaklaştırıldı. Bu arada, askeri hastanede yatarken ziyaretine gelen ordu mensuplarından bazıları tutuklandı, bir kısmı da hemen emekliye sevkedildi.

Alparslan Türkeş'in 12 Eylül 1980 ihtililali ile birlikte tutuklanışı, gerek sivil, gerek asker kadrolarda fırtına yarattı. Askeri yönetim, Türkeş'in siyasal yaşantısının hesabını ağır bir biçimde sormaya hazırlanıyordu. Ordu içinde sevenleri çoktu. Mutlaka sevmeyenleri de. Zaten, sevmeyenler kendisini tutuklatmıştı. Sevenler ise, Başbuğ'un özgürlüğüne kavuşması için çırpınıyorlardı.

Şimdi o kasvetli günleri kendisinden dinleyelim: "O zamanki askeri yönetim benim hapisten kaçacağımı zannediyordu. Ben, o ocağa çocuk yaşımda girdim. 15 yaşında askeri okula girdim ve bütün gençliğimi 43-44 yaşıma kadar orada geçirdim. Zaten Mevki Hastanesi'ndeki Albay'a da söyledim. Ona dedim ki, sizin benim gözümde ve kalbimde ayrı bir yeriniz var. Onun için bana karşı bu önlem almanızı yadırgıyorum. Ben, memleketim aleyhinde, devletim aleyhinde, milletim aleyhinde bir suç işlemiş değilim. Bu yargılamalar sonunda da belli olacaktır.

Maalesef bu arada, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde de bir kısım doktorları tutuklamışlar. Hatta, diğer ordu birliklerinde de tutuklamalar olmuş. Onları, Türkeşçi diye suçlamışlar. Hatta bir kısmı işkence görmüş. Bu çocukların hemen hepsi vatanını seven, görevini hakkıyla yapan değerli insanlardı. Hiçbir kötü halleri tespit edilemedi. Ama bir kısmı ordudan çıkarıldı, emekli edildi."

Suçları "Türkeşçilik"

"Hiçbir suç yükleyemediler. Yani karanlığa ateş etmek gibi birşey. O zaman hizipler vardı. Her yere hizip girmişti. Marksistler vardı, bunlar milliyetçilere düşmandı. Tutuklanan Marksistler, milliyetçilere çamur atıyordu. Suçlamaları da Türkeşçilik'ti. Suçlarken de Türkeş gibi faşist diyorlarmış. Onbeş kişi kadar re'sen emekli edildi. Bunlardan çoğu doktordu, muayenehane açtılar.

Bu arada, Gülhane Hastanesi'ne gittiğimde subay, astsubay, birçok arkadaş hatta erler bana sevgi dolu bir karşılama yaptılar. Elimi öpenler, geçmiş olsun diyenler vardı. Lisan Okulu'nda tansiyonum düştüğü için ambulansla hastaneye götürülmüştüm. Yürüyemiyordum. Büyük bir sevgi gösterisinde bulundular. Daha sonra öğrendim ki, bunların bir kısmı tutuklanmışlar.

İşte bu tedavim sırasında, bir general arkadaşım geldi. Aslında odama girmek yasaktı. Fakat general olduğu için nöbetçi erler selama durmuş, arkadaşım geldi, sarıldık, öpüştük. Bu iş çok sürmez merak etme, dedi. Ben de merak ettiğim yok, ama sana zarar gelmesin, cevabını verdim. Ne olursa olsun, dedi. Böyle umursamaz bir haldeydi. Oturmak istiyordu, benimle konuşmak istiyordu. Zaten bunların ne mal olduğunu siz bize söylemiştiniz, dedi. Ben, onu acele uğurladım. Fakat bu ziyareti erler, komutanlarına haber vermişler. Ortalık karıştı. Bana, kimin geldiğini sordular. Kimse gelmedi, dedim."

Gülhane karışıyor

"Hastabakıcılara, hemşirelere çıkışıyorlar. Onlar birşey bilmiyor. Çünkü, birkaç dakika içinde geldi ve gitti. Bu arkadaşım, Allah rahmet eylesin daha sonra vefat etti."

Türkeş, kendisini ziyaret eden bu arkadaşının ismini de açıklamak istemiyordu. 1994 yılının son günlerinde Türkeş'le Gülhane günlerini uzun uzun konuştuk. "Aktif siyasetin içerisindeyim. Bunları şimdi yazma" diyordu. O gün yazmadım. Ama, Büyük Devlet ve Siyaset Adamı Alparslan Türkeş'i ebediyete yolcu ederken, o konuşmamızın da tarih sayfalarına döküman olması için açıklamakta bir sakınca görmüyorum.

İşte merhum Türkeş'le yaptığımız bu tarihi söyleşi:

- Efendim, Gülhane'de sizi ziyaret eden General arkadaşınız kimdi?

- Söylemeyeyim şimdi. Çoluğu çocuğu ve ailesine zarar gelmesin.

- Efendim takdir edersiniz ki, bu yüz kızartıcı bir suç değil. Merhum General bir arkadaşını ziyaret etmiş. Gayet güzel bir olay.

- Evet, Çetin Başar Paşa.

- Görev sırasında mı vefat etti?

- Evet görev sırasında. Çok değerli biriydi. Allah rahmet eylesin. Merkez Komutanlığı'ndaydı. Gazeteci Kürşad Başar'ın babası.

- Bu arada, Reşat Pasin geldi mi?

- Albay Reşat Pasin, ayrıca Albay Necdet Gazezoğlu.

- Necdet Gazezoğlu, kapıyı açıp girdi mi?

- Girdi. Hem de Gülhane'ye geldi O, emret dedi. Ne isterseniz buradan alayım, isterseniz çıkıp gidelim, dedi.

- O zaman görevi neydi efendim albay mıydı?

- Süvari Albayı. İstanbul'da bir görevdeydi. Piyade Albay Reşat Pasin ise, Ankara Merkez Komutanlığı'ndaydı. Topçu Albay Ali Özsait de ziyaretçilerim arasındaydı. Tabii böyle bir sıkı ortamda çok sıkıldım. Beni taburcu edin, dedim. Oral Pektaş Paşa'ya söyledim. Oral Paşa, biraz daha tutmak istiyordu. Bu arada, Akademi Komutanı Necati Kölan Paşa'ya da bir pusula yazdım. Kölan Paşa'ya yazdığım pusulada, taburcu olmamı istedim. Bunun üzerine, Oral Pektaş Paşa geldi. Hâlâ ısrarlımısınız, dedi. Evet, dedim. Böylelikle hastaneden taburcu oldum."

Yarın:Malı mülkü sattık


'12 Eylül'de silahlarım yağmalandı'

Alparslan Türkeş'in 80 yıllık yaşamı, hep bir program içinde geçti. Güne erken başlar, geç veda ederdi. Dolu dolu yaşadı. Kendisini anlatmayı hiç sevmezdi. Özellikleri hakkında sorduğumuz soruları adeta mahcup bir tavır içerisinde ve tevazu ile cevaplandırırdı. Yine bir hoş günü idi. 1994 yılının sonbaharıydı. Ankara Fen Fakültesi'nin karşısındaki bir apartman dairesinde bulunan özel ofisinde sohbet ediyorduk. Bazı sorular yönelttik, cevaplarını aldık. Şimdi, diyaloğu izleyelim:

- Efendim, aksesuar merakınız var mı?

- Ne gibi?

- Mesela, yüzük takar mısınız?

-Yok, öyle bir merakım yok, takmam.

-Herhalde sadece saat takarsınız?

-Evet.

-Peki saat merakınız var mıdır? Mesela bir kolleksiyon tarzında?

- Yok. Öyle bir merakım da yok ama çok saatim var. Yani, hediye gelmiş, zamanında kendimin aldığı. Mesela, iki tane Rolex marka saatim var. Birini, 1961 yılında Hindistan'da aldım, hâlâ çalışıyor. İşte bu saat. (Saatini gösteriyor)

- Yani 33 yıllık saat mi?

- Evet, 33 yıllık. Bu hiç kurma istemez. Kol hareketi ile kendisi kuruluyor, çalışıyor. Bir tane de Libya Cumhurbaşkanı Sayın Kaddafi'nin hediye ettiği Rolex saatim var. Bazen onu da takıyorum. Onun dışında, Harp Okulu'ndan mezun olurken bize teçhizat bedelimizden alınıp verilen bir kol saatim daha var. O saatimi ise saklıyorum. Başka aldığım saatler var. Ya da bana hediye edilmiş olanlar var. Yani çok saatim var. Aşağı yukarı yirmiyi geçiyor herhalde.

- Peki, kalem merakınız var mı efendim?

- Yok. Ama çok kalemim var. Hediye gelen kalemler var.

- Herhalde en büyük hobiniz, en büyük merakınız kitap okumak?

- Kitap okumaktır. Bir de tabii askerlikten gelme olduğum için silah merakım vardır. Tabanca kolleksiyonum var. Bu, 12 Eylül'de biraz yağmalandı ama, bir kısmını henüz geri alamadım. Fakat aşağı yukarı 15 tabancam var. Bir kısmı hediyeydi yani. Bir tanesi rahmetli Cemal Gürsel Paşa'nın hediyesiydi. Bir tanesi de -yine rahmetli oldu- eski Milli Savunma Bakanı Muzaffer Alankuş Paşa'nın hediyesiydi. Bir tanesi, Hindistan'da eski Çekoslavak Büyükelçisi vardı. Onun hediye ettiği Çekoslavak marka tabancaydı. Mete Has Bey'in bana hediye ettiği Cold marka tabancam vardı. Kendimin, orduda kullandığım, yine subay çıktığım zaman teçhizat parası kesilerek bize alınan Kırıkkale marka tabancam vardı. Bir de kendimin edindiğim Barabellum marka tabancam vardı. Ayrıca, kayınpederimin bana hediye ettiği yine Kırıkkale ve Fransız yapısı tabancam vardı. Çok yani. 15'i geçen tabancam vardı. Bunlar, 12Eylül'de yağmalandı biraz. Ama bir kısmını geri aldım. Bir kısmını da işte artık eski şeyim kalmadı, takip edemiyorum.


İhtilalin 'Kudretli Albay'ı

27 Mayıs 1960 sabahı, radyodan ihtilal bildirisini okuyan ince, uzun boylu, gür siyah saçlı, çatık kara kaşlı, kara gözlü Kurmay Albay, henüz 43 yaşındaydı ve Türk kamuoyunun tanıdığı ilk "ihtilalci" olarak tarihe geçecekti.

Takvimlerin 27 Mayıs 1960'ı gösterdiği gün, Türkiye'nin tarihinde ve Alparslan Türkeş'in hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Türk kamuoyu, o sabah, ilk kez bir "ihtilal" ve ilk kez bir "ihtilalci" ile tanışmıştır. Gerçi, ihtilalcilerin sayısı birden çoktur. Ama, onların tanınması zaman alacaktır. O sabah radyolarını açanlar, ihtilalin ilk bildirisini okuyan tok sesin sahibini tanırlar önce... O tok sesin sahibi, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'tir.

İnce, uzun boylu, gür siyah saçlı, çatık kara kaşlı, kara gözlü bu kurmay albay,o tarihte henüz 43 yaşındadır. Ve Türk kamuoyunun tanıdığı ilk "ihtilalci" olarak tarihe geçecektir.

İlk bakışta, ihtilalin sözcüsü gibi görünür. Gerçekte ise, ihtilalin bir numaralı adamı, "Kudretli Albay"ı, hatta fiili lideridir. Aradan 37 yıl geçtikten sonra, 27 Mayıs İhtilali'nin, Türkeş tarafından gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü, ihtilal örgütüne sonraları girdiği halde, kısa sürede kontrolu eline almış, harekat planını hazırlamış ve bizzat yönetmiştir.

Kim ne derse desin, gizli ihtilal örgütü ve 27 Mayıs 1960 sabahı kansız gerçekleştirilen ihtilal, Türkeş tarafından planlanıp yönlendirilmeseydi, çok az sayıdaki subayın, on yıllık Demokrat Parti iktidarına son verip, ülke yönetimine kademe kademe el koyması, kolay olmayacaktı.

Yarım kalan bildiri

Evet, 27 Mayıs 1960, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in, ölünceye kadar bir daha inmeyeceği ve indirilemeyeceği tarih sahnesine kesin olarak çıktığı gündür. Ama O'nu kimse arkadan itmemiş; kendi kararı ve iradesi ile sahneye çıkmıştır. Gizli ihtilal örgütüne, sonuçlarını bilerek ve hesaplayarak girmiştir. İhtilal sabahı Ankara Radyosu'ndan okuduğu bildiriyi bizzat kaleme almıştır. Bu bildirinin hazırlanması ve okunması başlı başına bir öyküdür. Çünkü, 26 Mayıs 1960'ı, 27 Mayıs'a bağlayan gece, Harp Okulu'ndaki karargahta düğmeye basanlar, ihtilalin Türk ve dünya kamuoyuna nasıl duyurulacağını unutmuşlardır. Bu görevi, üstlenme gereği duyan Türkeş ise, kritik saatler ilerlerken karargahın bulunduğu odayı terkedip, Harbiye'nin bir başka odasında o ünlü bildirisini kaleme almaya başlamıştır.

Türkeş, o tarihi anı şöyle anlatır: "3.Şube Müdürü'nün odası boştu. Hemen oraya geçtim, ışığı açtım ve Müdür'ün masasına oturarak Ankara Radyosu'nda yayınlanacak bildiriyi yazmaya başladım. Bildirinin yarısına gelmiştim ki; baktım, dışardan tank sesleri geliyor. Gerisini daha sonra tamamlarım diyerek, yazdıklarımı katladım, cebime koydum. Dışarı çıktım baktım, tanklar lambalarını, ışıldaklarını yakmışlar, komutanları da üzerine çıkmış, bizi selamlayarak önümüzden geçiyorlar."

Yarım kalan ihtilal bildirisini cebine koyan Türkeş, bir jeep'e atlayıp, başkentin stratejik noktalarının ele geçirilmesine adım adım nezaret ediyor, ilk hedef olarak da radyoevi ve büyük postaneyi görüyordu. Bir yandan elinde kağıt kalem bildiriyi tamamlamaya çalışmakta, bir yandan da harekatı denetlemekteydi.

Önce, radyoevi ele geçirildi. Sanatçı Suna Kan'ın eşi Faruk Güvenç, cihazları çalıştırdı. Türkeş, elindeki müsvetteleri bir kez daha gözden geçirip, "1 numaralı ihtilal bildirisi"ni okumaya başladı: "Dikkat! Dikkat!

Muhterem vatandaşlar, radyolarınızın başına geçiniz. Güvendiğiniz Silahlı Kuvvetlerimizin sesi, bir dakika sonra sizlere hitab edecektir." Türkeş, bildiriyi her tekrarlayışında üzerinde düzeltmeler yapıyor, ancak özünde bir farklılık yaratmıyordu. Peşpeşe okunan bildiri metinleri içerik olarak aynı, fakat kelime olarak değişiklikler taşıyordu. Bildiriyi şöyle sürdürüyordu:

"Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır." Türkeş, bir süre sonra konuşmasını teybe kaydettirdi, radyoevinden ayrılarak, ihtilal karargahına doğru yola çıktı. Karargah, Harp Okulu'ndan, Harp Tarihi Enstitüsü binasına nakledilmişti.

İhtilalin fiili lideriydi

Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın tutuklanışı, Demokrat Partili bakan ve milletvekillerinin evlerinden tek tek toplanarak Harp Okulu'na getirilişleri ve orada gözetim altına alınışları, uzun bir öyküdür. Harekat, hiçbir ciddi engelle karşılaşmadan başarıyla sonuçlanmıştır. Ancak, bir önemli sorun daha vardır: "İhtilalin lideri kimdir?" Türkeş, bunun cevabını 35 yıl sonra verir: "27 Mayıs İhtilali'nin fiili lideri bendim. General olmamama rağmen, fiili liderliği ben yaptım." Türkeş, ihtilalin fiili lideridir, ancak bazı arkadaşlarının Çankaya Köşkü'ndeki boşluğu doldurmak için, arayışa geçtiklerini öğrenir. Bu arada, Cemal Madanoğlu'nun, İsmet Paşa'yı Çankaya Köşkü'ne oturtmak için çaba harcadığını öğrenir. İhtilalin renginin ve mecraının değiştirilmesine izin verir mi, Hayır.


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.