![]() |
| 28 MART 1997 CUMA |
![]() |
Zuhal, Deniz adını verdiğimiz bir kız çocuk dünyaya getirdi. Anne ve bebeğin sağlığının mükemmel olduğunu gören doktorlar 3 saat sonra hastaneden taburcu ettiler. Deniz'i kucağıma alıp pencereden görünen sonsuz maviliğe baktık. "Senin evin orası olacak artık, küçük bir tekneye binip ona açılacağız, üçümüz" diye fısıldayarak denizi işaret ettim. Siyah gözlerini yüzüme çevirip gülümsedi. Ne demek istediğimi anlamıştı!..
Zuhal, Yeni Zelanda'ya gittikten sonra kendimi teknede yapılacak işlere verdim. Uzaklar'ı "Falevai" adlı ufak bir köyün önüne demirledim. Sakin koyda çıt çıkmıyor. Akşamüstleri köye çıkıp, köyün papazı "Siero"nun kulübesinde, kava tepsisinin etrafında toplanıyoruz. Hem efkar dağıtıyor, hem de yeni dostlar ediniyorum. Bir gün "Pangaimotu" Adası'ndan "Asias" çağırdı, sahilde ziyafet düzenliyormuş, benim de gelmemi istiyor. Asias köyün ileri geleni, "hayır" demek olmaz. İyi ki de gitmişim; önce sahilde bir çukur kazdılar, içinde ateş yakıp koca koca taşlar attılar. Taşlar iyice kızınca "Taro" ve muz yapraklarına sarılmış balık, tavuk, ekmek meyvesi, kasava gibi yiyecekleri çukura yerleştirip üzerlerine geniş muz yaprakları serdiler. Çukuru tekrar kapatıp, yemeklerin ağır ağır pişmesini bekledik. Bu pişirme usulüne ve yer olacağına "Umu" deniliyor. 1.5 saat sonra "Umu"yu açıp yemekleri çıkardık, etler yumuşacık olmuş, hafif odun ateşi kokusu sinmiş. Hindistan cevizinin sütünden yapılma sosa daldırıp yeniliyor. Karnımız doydu, gözümüz doymuyor.. Yemekten sonra köyün erkekler gitar çalıp şarkı söylerken kızlar da yerli danslarının en güzel örneklerini sundular. Burada da dans edenlere para yapıştırma adeti varmış. Pasifikte ilk defa şahit oluyoruz.
Zuhal'den haber gelince Yeni Zelanda'ya hareket ettim. Wellington şehrindeki Büyükelçimiz Teoman Sürenkök ve zarif eşi Gülçin Hanım, Zuhal'i bir an olsun yalnız bırakmamışlar. Türk Büyükelçiliği'nin residansında konuk etmişler. Wellington 4 milyon nüfuslu Yeni Zelanda'nın başkenti. Hayvancılık ve tarım ülkesi Yeni Zelanda'da tam 60 milyon koyun var. Elmaları, kivi meyveleri, üzüm bağları, şarabı, peynir çeşitleri dünyaca tanınıyor. Güney Pasifik Okyanusu'nun ortasında iki adadan oluşan ülkede Avrupa ve Amerika'da yaygın olan bir çok tarım hastalığı bulunmuyor. Bu hastalıkların virüslerinin ülkeye girmesi ihtimali Yeni Zelandalılar'ın korkulu rüyası. Bu yüzden denizaşırı ülkelerden gezen bütün uçaklar daha havaalanına inmeden sprey sıkılarak dezenfekte ediliyor. Yeni Zelanda aynı zamanda bir denizcilik ülkesi. Tekne sahibi olmak lüks kabul edilmiyor. Hemen herkesin bir teknesinin olduğu Yeni Zelanda'da hükümet tekne sahibi olmayı teşvik ediyor, vergi indirimi uyguluyor. Marinalar, çekek yerleri ucuz fiatları ile her keseye hitap ediyor. Akşamüstü işlerinden dönen Yeni Zelandalılar hemen denize açılın gün batana kadar yelken yapıyorlar. Dünya şampiyonalarında, Amerikan Cup gibi itibarlı yarışlarda Yeni Zelandalı sporcular peşpeşe zaferler kazanıyorlar. Wellington Hastanesi'nde ultrasonografi ile Zuhal'i muayene eden doktorlar gördükleriyle hayrete düşmüşler; anne ile bebek arasındaki göbek kordonu tam ordana düğüm olmuş... Hem de, "kros" denilen gerçek gemici düğümüymüş bu!.. Bebeğimiz daha dünyaya gelmeden ana karnında denizciliği öğrenmeye başlamış da haberimiz yokmuş!..
18 Şubat günü, sabah 7'de bir kız çocuğumuz oldu. Anne ve bebeğin sağlığının mükemmel olduğunu gören doktorlar 3 saat sonra hastaneden taburcu ettiler. Yeni Zelandalı doktorlar doğum yapan anne ve bebeğini, eğer sağlık sorunu yoksa, doğumdan birkaç saat sonra evlerine yolluyorlar. Bir bebek ve annesi için en ideal ortamın kendi evleri olduğuna inanılıyor. Biz de daha birkaç saatlik bebeğimizi alıp Wellington Hastanesi'nden ayrıldık. Büyükelçiliğimizde görevli idare ataşe Fehim Çetin ve ikinci katip Konsolos Nilvana Drama Zuhal'le birlikte günlerce Wellington'u dolaşıp ufak bir apartman dairesi kiralamışlardı. Zuhal'in bir ay konuk edildiği Türk Büyükelçiliği rezidansından Sürenkökler'e teşekkür ederek ayrılıp, Mt.Victoria semtindeki bu ufak eve geçtik. Ertesi sabah ilk konuğumuz valizinde iki şişe rakı ile İstanbul uçağından inen Necati Zincirkıran'dı. Ev hayatına uyum sağlayamadığımızı fark edip, halimize acıyarak ayağının tozu ile mutfağa giren Necati Bey'in sayesinde, kaldığı bir hafta boyunca birbirinden nefis yemekler yedik. İçerdeki odada sallanmayan yatağında bebeğimiz mışıl mışıl uyurken, biz de masa başında, sayısız çeşide sahip Yeni Zelanda şaraplarından hangisinin daha iyi olduğunu bulabilmek için gecenin geç saatlerine kadar uğraştık!.. Kızıldeniz'de tekrar buluşmak dileği ile Necati Bey'i yolcu edip İstanbul'dan gelen annemi ve Zuhal'in kızkardeşi Meral'i karşıladık. Annem ve Meral'in gelmesi ile iyice şenlenen ufak evimizi Wellington'daki Türkler de ziyaret etmeye başlayınca "Melksham Towers"daki 7'nci katta sıcak bir Türkiye havası esmeye başladı.
Bir ay çabucak geçti. Minik kızımıza "Deniz" adını verdik. Bir aylık kara hayatından sonra ikimiz de deniz hayatını özlediğimizi hissediyorduk. Wellington'dan kalkan dev uçak göz alabildiğine uzanan yeşil çiftliklerin üzerinde geniş bir daire çizdikten sonra okyanusa doğru yöneldi. Pilot 2.5 saat sonra Tonga'ya ineceğimizi anons ediyordu. Yanımdaki koltukta, Zuhal başını omuzuma yaslamış uyuyordu. Deniz'i kucağıma alıp pencereden görünen sonsuz maviliğe baktık. "Senin evin orası olacak artık, küçük bir tekneye binip ona açılacağız, üçümüz" diye fısıldayarak aşağıda uzanan denizi işaret ettim. Siyah gözlerini yüzüme çevirip gülümsedi. Ne demek istediğimi anlamıştı!.. SON
Baş omuzluk: Bir teknenin baş ve bordası arasındaki kısmı. Fırtına yelkeni: Normalden daha kalın ve mukavim bezden yapılmış, daha ufak ebatta yelken. Koparta: Güverteden kamaraya inilen kapı, menfez. Mil: 1852 metreye muadil olan deniz mesafe birimi. Bir geminin sürati, saate kat edildiği mil adeti ile ölçülür. Yeke: Dümenin üstüne takılıp, onu istenilen istikamette tutmaya yarayan ağaç manivela.
|
|