kapat

22 MART 1997 CUMARTESI
Mehmet Barlas
RTÜK'ün cezaları gerçekten çok ağır!...

Evet... Sonunda neticeye geldik.

RTÜK'ün "olağanüstü toplantı"sı ile kapatılan televizyon kanallarına yakın olanlar, "karşımızda kararlı bir sansürcü var" şeklinde yakınmaya başladılar.

Aslında hep böyle olur bu.

Evrensel hukuka, özgürlüklere ve temel haklara (mesela haber alma hakkı) ilişkin, aykırı bir durum bir kişinin başına geldiği zaman, diğerleri onu seyreder.

- Bana ne? O böyle davranmasaydı, bunlar da başına gelmezdi, denilir.

Askeri geçiş dönemlerinde gazeteler kapatılırken, açık kalmış gazetelerin bunu nasıl ilgisiz biçimde izlediklerine, defalarca tanık olmamış mıyızdır? Hatta bazıları, kapanan gazetenin tirajını almak ihtimali ile, sevince boğulmamış mıdır?

Ama yine de, askeri dönemlerde, herkes kurallara daha fazla özen gösterir. Askeri otoritenin kanun gücündeki bildirileri, yazı işleri duvarlarına asılır. Bunlara uyulmaması halinde, neler olabileceğini herkes bilir.

Aslında bütün mesele, çok partili ve özgürlükçü demokratik rejim varken de, kanunlara, kurallara riayet etmeyi başarabilmektir.

Gerçekçi olalım.

Milli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat toplantısından ve "bildiri"den beri, Türkiye'de "olağanüstü şartlar" yaşanmakta.

Bakanlar Kurulu kararı haline geldikten sonra artık gizliliği kalmayan bu bildirinin içeriğinde, "medya yayınlarının kontrol edilmesi" gibi bir madde de var. (7'nci madde)

Olağanüstü toplantı

İşte RTÜK'ün "olağanüstü toplantı" sonucu aldığı kapatma kararlarını, bu açıdan değerlendirmek de, herhalde gerekmektedir.

Hatırlayın, "konu mankenleri"nin, "gizli kameralar"ın kullanıldığı, geçmişteki sayısız "araştırıcı gazetecilik" adı verilen televizyon programlarını.

Kimbilir kaç kişinin, özel hayatı teşhir edildi? Kimbilir kaç kadın ve erkeğin, kişilik hakları çiğnendi?

Ama bunlar için, RTÜK hiçbir olağanüstü toplantı yapmadı. Bir teelevizyon kanalının, bir programdan ötürü üç gün kapatılması gibi ağır bir ceza, gündeme gelmedi hiç.

İşte burada, hep heseba almamız gereken temel ilkeler ve Türkiye gerçekleri, bütün açıklığı ile karşımıza çıkıyor.

Birincisi, biz sivillerin, kendi koyduğumuz kanunlara, kurallara, değerlere; "her dönemde" özen göstermemiz, işin en doğrusudur.

Politikacılar politikayı, bir "demokratik rekabet", bir "hizmet yarışı", seçimle nöbet değiştirilen iktidara dönük bir "uygar mücadele" biçiminde almalıdır.

Birbirine düşman devletlerin bile bir arada yaşadıkları bir dünyada, aynı ulusun farklı partilerinin birbirlerini "kokuşmuş", "hain", "gayrı meşru" ilan etmeleri, ayıptan öteye, yanlıştır.

Aynı şekilde medyanın da, anlamlı ve anlamsız taraf tutmalar içinde, politikacılardan başlayıp, sokaktaki insana uzanan yelpazedeki herkesi çamura bulaması, özel hayatları teşhir etmesi, kişilik haklarını çiğnemesi, yanlıştır.

Bu çığırından çıkmış ve kural tanımayan ortam, sonunda, demokrasinin ve hukuk devletinin kurban edilmesine kadar dayanır.

Rakip partiler, kendilerini iktidarda olmadığı her durumu, bir "rejim krizi" olarak sunarlar. Medyanın çeşitli kanatları da, konumlarına göre, bu sunuşu pompalarlar.

Bu arada sokaktaki vatandaş ne yapar?

Vatandaş seyreder

Politikacılar, çözüm üretip, icraat yapmak yerine birbirleri ile boğuştukları için, zaten vatandaşın onlardan sıtkı sıyrılmıştır.

Medya ise, şu veya bu şekilde, hemen her kesimi rahatsız edecek geçmiş bir yayından ötürü, zaten genel olarak güvenden yoksun bir konumdadır.

Politikacılar politikacıları, gazeteciler gazetecileri, zaten kafi derecede yıpratmıştır.

Bu durumda, sivil kurumların, evrensel hukukun ve demokrasinin kapsamı dışındaki güç merkezlerinin, ağırlığı artar.

Türkiye'yi, biz siviller, elbirliği ile bu noktaya getirmedik mi?

Eğer gerçek açıdan bakarsanız, Milli Güvenlik Kurulu bildirisi ve sonrasındaki ortam, sadece Refah ve Doğru Yol Koalisyonu'nun sorunu mu? Bu bildiriye dayalı kararlar ile eğer bir takım kanunlar çıkacaksa, bunun için ANAP'ı da, CHP'si de, DSP'si de oy kullanmayacak mı?

İşte son olayda gizli kameralara hedef olan ve konu mankenlerinin iğvasına kapılan "Tabip Albay" meselesi, RTÜK'ün olağanüstü toplantısında, çok ağır kapatma cezaları ile noktalanmadı mı?

Diyoruz ki. Gerçekçi olalım. Sivil olalım. Demokrat olalım. Hukuk ve ahlak kurallarına her zaman saygılı olalım. Çifte standartlı olmayalım.

"Siyaset" ve "medya", ülkenin sorunları değil aktifindeki değerler olsun.


Açık dinleme...

Meğer TBMM'de, bir de "Telefon Dinleme Komisyonu" varmış.

Bu komisyon, kimlerin telefonlarının dinlenebileceğini tartışan oturumlar yapıyormuş.

Böyle yapacaklarına, Türkiye'deki "sözü dinlenilen" veya "sözü dinlenilmeye değer" kişilerin listesini çıkartsalar, kısa sürede neticeye ulaşırlardı.


Hiçbir iyilik cezasız kalmaz!..

Geçen hafta yurtdışından yazdığım bir yazıda, bilgisayar tutkunları için geçerli olan "Murphy Kanunları"na değinmiştim.

Değerli bilimadamı ve kuşaklar-boyu dost Prof. Dr. A. Yüksel Bozer, asıl "Murphy Kanunları"nın bazı maddelerini hatırlatmak gereğini duymuş.

Bunların, günümüz siyasi ortamına da uygun olanlarını, sizlere de biz hatırlatalım.

* Simith-Wesson, kare-as'tan daima iyidir.

* Tek boynuzlu gergedanla, birdirbir oynanmaz.

* Aptallarla münakaşa etmeyin, diğerleri aranızdaki farkı anlamayabilir.

* Dostlor gelip, gider. Düşmanlar birikir.

* Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.

* Kendinden daha çılgın biriyle asla yatma.

* Düşürdüğünüz ekmeğin yağlı yüzünün halıya gelmesi ihtimali, halının yeniliği ile doğru orantılıdır.

* Hayattaki en güzel şeyler, ya kanun dışı, ya ahlak dışı, ya da şişmanlatıcıdır.

Prof. Dr. Yüksel Bozer'in çevirisi ile "Murphy'nin Bilgisayar Kanunları"ndan birkaç madde de şöyle:

* Kompleks programları, ancak beceriksiz programcılar hazırlayabilir.

* Bilgisayara güvenilmez, hele insanlara hiç güvenilmez.

* İnsanlar ufak tefek yanlışlar yapabilir. Büyük kargaşalar yaratmak için mutlaka bilgisayar gereklidir.


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.