![]() |
| 22 MART 1997 CUMARTESI |
![]() |
Can Ataklı
Radyo Televizyon Üst Kurulu, kurulduğundan bu yana en hızlı toplantısını yaptı ve Kanal D'ye 3 gün Show TV'ye ise 1 gün kapatma cezası verdi. Gerekçe ise "tacizci doktor" olayının bu iki televizyonda "yargı bağımsızlığını etkileyecek" nitelikte yayınlanması imiş. "Tacizci doktor" olayının sunuluş biçimindeki bazı hataları değerlendirmeyi diğer yazılara bırakalım. O basının kendi sorunudur ve biz bu konuda elbette hesaplaşırız. Burada önemli olan RTÜK'ün bir denetim mekanizması olmaktan çıkarak "sansür" uygulayıcısı durumuna geçmesidir. Aslına bakarsanız, "sansür" kelimesi bana göre yeterli değil. Çünkü bu olaya sansür denilemez. RTÜK kararı bir sansür olmanın da ötesinde "sindirme" ya da "yıldırma" "baskı" operasyonudur. Tüm kamuoyunu günlerce meşgul eden bir olayı bahane ederek televizyonun yayınını kesmek herhalde hiçbir demokratik ülkede görülmeyecek uygulamadır. Burada güya ceza olarak verilen kapatma kararı o TV kanalına değil halka yöneliktir. RTÜK üyeleri beğenmedikleri bir yayın nedeniyle herkesi cezalandırma yöntemini seçmektedir.
Asker etkisi
Kapatma kararının ardından, son derece önemli ve ciddi kişilerden "Asker böyle istedi, RTÜK toplandı ve kapatma cezası verdi" duyumları aldım. Bu gerçek olabilir mi? İhtimal vermek istemiyorum ama söylenen bu. Askerler "taciz" olayının kahramanının bir ordu mensubu olmasından hayli rahatsız olmuşlar. Bu doğaldır. Hangi meslek grubu olursa olsun, kendi içinden çıkan bir yanlışlıktan rahatsızlık duyar. Bunu en yakından biz biliyoruz, çünkü hangi meslek grubundan bir kişi için olumsuz bir haber yayınlasak, o gruptan hemen protestolar gelir. Oysa sorun meslek değil kişidir ve kötü kişiler en güzide mesleklerden bile çıkabilir. Nitekim, tacizci doktorun bir "albay" olması, gazete ve televizyonların hiçbirinin ilgisini "birinci derecede" çekmemiştir. Yani hiç kimse "Bakın bu tacizi yapan kişi askerdir" dememiş ve bu noktayı ön plana çıkarmamıştır. Tacizci doktorun albay olması tamamen rastlantıdır ve bu özellik özellikle vurgulanmamıştır. Bu durumda askerlerin "bu haberden" rahatsız olmaları mümkün olmakla birlikte "mantıklı" değil. Hele hele bu nedenle öfkeye kapılıp iki televizyonun birden kapatılması hiç akla yatkın değil. Bu nedenle duyumların sadece "dedikodu" olmasını diliyorum.
Yasal zorunluluk
RTÜK bugüne kadar pekçok kapatma kararı verdi. Ancak her seferinde savunduğumuz şu oldu: Elbette herkes yasalara uymak zorundadır. Ancak hukukta bir "suç ve ceza" kavramı vardır. Cezalar hiçbir şekilde suçu aşamaz. Oysa bir program hatta bir programdaki bir cümle için tüm yayını durdurmak en azından hukuka aykırı. RTÜK "Yasalar böyle" diyebilir. Ama işin doğrusu artık doğru dürüst bir RTÜK yasası hazırlamaktan geçer. Bir program yüzünden tüm yayını kapamak yerine sadece o programla ilgili önlem almak hem hakka hem hukuka daha uygun olacaktır herhalde. Türkiye RTÜK yüzünden "basına sansür ve baskı uygulanan" bir dönem yaratmaktan kurtarılmalıdır. Kötü örnekler yüzünden alınan yanlış kararlar, bu ülkenin geleceğini karartmamalıdır.
Tacizci doktor olayı Fatma Girik'in başına patladı. Daha doğrusu başta kendi kanalı olmak üzere herkes "basın ahlakı açısından" suçu Fatma Girik'in üzerine attı. Çünkü Fatma Girik gazeteci değil eski bir sinema sanatçısı. Bu nedenle gazeteciliğin temel kurallarını bilmiyor. Fatma Girik'in "Söz Fato'da" programını başından beri pek severek izlemiyorum. İnsanları önce birbirine düşürüp, saç saça baş başa soktuktan sonra bunu program diye yayınlamanın anlamını çözmüş değilim. Fatma Girik, aslında işini yaparken, çeşitli gazetecileri örnek alıyor. Gizli kamerayı çok kullanıyor ama bunun mucidi kendisi değil. Fatma Girik son olayda da gizli kamera kullandı. Herkes gibi. Belli ki haber yapmak istediği kişiyi bir şekilde tahrik ettirdi. Herkesin yaptığı gibi. Ama küçük! bir ayrıntı yüzünden, başka gizli kamera kullananların öfkesini çekti üzerine. Çünkü haberi yaparken gazeteci değil de, konu mankeni kullandı. İşte bu ayrıntı yüzünden bugüne kadar gizli kamera kullandıkları için eleştiri alanlar, kendi yaptıklarının doğru olduğunu anlatıp Fatma Girik'i acemilik ve gazetecilik kurallarına uymamakla suçladılar. Gizli kameranın erdemlerini anlatanlar, Fatma Girik'le düşülen hatayı tamamen ona yükleyip işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. Anladığım kadarıyla, yapanlar da dahil kimse gizli kamerayı içine sindiremiyor, ama fırsat çıkmışken eleştirilerden kurtulmak istiyorlar.
Gizli kamera olayına ilk kullanıldığı günlerden beri karşı çıktım. Sadece ben değil, hukuka ve insan haklarına inanan pekçok kişi aynı duyguları taşıyor. Çünkü gizli kamera olayı insanın en doğal hakkı olan "kişilik haklarına" vurulmuş en ağır darbedir. Gizli kamera olayı "tacizci doktor" nedeniyle yeniden gündeme geldi. Gazeteciler ve TV'ciler gizli kameradan yola çıkarak "basın ahlâkı" tartışması başlattılar. Ancak bu tartışmalar yapılırken ortaya bir sorun çıkıyor. Gizli kameralarla oluşturulan haberlerde ortaya hep "pislikler" çıkarılıyor. Üstelik bu "pislikler"in normal yollardan ortaya çıkarılmaları çok zor. Gizli kameracılar diyor ki "Tacizci doktor, eğer gizlice bir film çekilmiş olmasaydı herşeyi inkar edebilirdi. Bu olayı başka türlü ispatlamanın yolu yok." İlk bakışta böyle görünüyor ve açıkçası herkes etkileniyor. Yani "kötü örnek" yüzünden yapılan bir başka "kötülük" gözardı ediliyor. İşin içinden bir "pislik" çıkması, vicdanları rahatlatıyor. "Ne yapalım başka çare yok ki" savını güçlendiriyor. Oysa bana göre hiç de öyle değil. Demokrasinin ve hukukun olduğu, kişi haklarına saygı duyulduğu bir ortamda, tüm pislikler biraz geç de olsa mutlaka ortaya çıkarılır.
Kimsenin hakkı yok
Bugün hukuk sisteminin güçlü olduğu pekçok ülkede "gizli kamera" kayıtları suç delili olarak kabul edilmiyor. Buradaki temel ilke şu: "insan suçlu bile olsa hakları vardır, bunları şartlar ne olursa olsun kimse ihlâl edemez." Gizli kamera "habercilik" adına kullanıldığında durum daha da vahimleşiyor. Çünkü bu durumda, gazeteci, sadece bir konuyu öğrenmek amacıyla, bir başka kişinin tüm özel yaşamına giriyor. Kimse bu hakkı kendinde görmemeli. Örneğin son doktor olayındaki görüntüler tüyler ürpertici. Ancak sanıyorum herkes filmin tamamını merak ediyor. Çünkü konu mankeni genç kız doktora 5 kez gitmiş. Herhalde bu beş gidişin de filmleri var. İzlediğimiz görüntüler genç kızın son gidişinden alınan kareler ve açıkçası insanı ürperten iğrenç görüntüler. Kimse bu konuda doktoru savunamaz. Bu durumda merak edilen şu: Peki iş o boyuta gelinceye kadar neler oldu acaba? Gazetecilikteki gizli kamera olayında bir başka vahim nokta ise haber konusu yapılan kişinin, istenilen görüntüleri vermesi ya da istenilen sözleri söylemesi için açıkça tahrik edilmesi. Kamerayı yerleştiriyorsunuz, haber konusu kişiyi tahrik ediyorsunuz, istediğinizi alıyorsunuz, ama bizlere sadece "pislik" bölümünü izletiyorsunuz. O ana kadar olanları ise kendinize saklıyorsunuz. Biz de gördüklerimizden etkileniyor ve size hak veriyoruz. Gizli kamera olayı enine boyuna tartışılacaktır. Hatta bu yüzden korkarım gazeteciler arasında zaman zaman nezaket kurallarını aşan atışmalar da olacaktır. Ancak tartışmanın, görüşleri ortaya koymanın bir sakıncası yok. Keşke bu olayı sorumlu ve seviyeli biçimde tartışıp doğruyu bulsak.
atv'de önceki gece yanılmıyorsam saat 01.30 sıralarında çok ilginç bir film geldi ekrana. Konusu günümüze çok uygundu. Kısaca özetleyeyim: Genç ve hamile bir kadın muayene için doktoruna gidiyor. Doktor kadına "cinsel tacizde" bulunuyor. Kadın o an birşey yapamıyor ama, olay içine oturuyor. Durumu kocasına anlatıyor. Kocası "Hemen şikayetçi olalım" diyor. Kadın çekiniyor ama kocasının kararına uyuyor. Mahkeme, aynı doktorun dört hastasına daha cinsel tacizde bulunduğunu saptıyor. çok kötü pozisyona düşen doktor intihar ediyor. Filmin asıl gelişmesi bundan sonra başlıyor. Son derece gerilimli hale geliyor, tipik bir "Fatal Atraction"a dönüşüyor. Her neyse. Son günlerde bir rating kavgası var. Film tesadüfen mi gösterildi yoksa özellikle mi bilemiyorum. Ama önceden tanıtımı yapılsa ve saat 21.00'e konsaydı herhalde büyük rating yapardı. Bana kaçırdılar gibi geldi. |
|