kapat

21 MART 1997 CUMA
Hıncal Uluç
Devlet memuru ilham perisi!..

Sonunda İlham Perisi'ni de devlet memuru yapmayı başardık bu ülkede.. Sabah saat dokuzda da gelecek. Akşam üzeri beşte gidecek..

Gülmeyin.. Ciddi ciddi yazıyorum bunları..

Eski Güzel Sanatlar Akademisi, yeni Mimar Sinan Üniversitesi, kuruluşunun 114'üncü yılı dolayısı ile bir dizi faaliyetler gerçekleştiriyor. Ben de fırsat buldukça izliyorum..

Sabri Berkel Resim Sergisi.. Akademi'nin 114'üncü yılından fotoğraflar sergisi..

Türk Sineması'nda Kostüm Sergisi..

Fotoğraf Sergisi'ne gittiğimde öğleden sonraydı.. Hocalar ve öğrencilerden bir grup sohbet etmek istediler. Kantine gittik.. Saat dörde geliyor.. Bir kahve, bir gazoz ikram edemediler. Kantin 3.5'ta kapanıyormuş.

"Bu da bir şey mi" dedi, öğrencilerden biri.. "Atölyeler de beşte kapanıyor.."

Yani bir resim, bir heykel yapıyorsunuz.. İlham periniz tam tepenizde, coşmuşsunuz.. Zil sesi size hatırlatıyor, "Bugün git yarın gel.."

Siz gelirsiniz gelmesine de, ya ilham perisi gelmezse..

Gelir merak etmeyin.. Onu da devlet memuru yaparsınız, o da gelir..

Böyle şey olur mu?. Tanrı aşkına söyleyin böyle şey olur mu?..

Sinema sergisinde gene etrafımı sardı öğrenciler.. Bir yığın dertleri var.. Ama en önemlisi bu işte.. Atölyelerin kapanması..

"Akademi iken böyle değildik. Üniversite olmak, YÖK'e bağlanmak yaktı bizi.. YÖK bizi liseye döndürdü" diyorlar..

Efendim, okul gece açık kalamazmış.. Böyle demek için özür mü yok.. Terörden başla, hademelerin fazla mesaisine kadar git..

Olacak şey mi?..

Sanatın saati mi olur?..

Babam tüm yazılarını gece yazardı.. Zihninin en açık olduğu saatler, gece yarısından sonraydı çünkü. Ortalıktan el ayak çekilip, sadece eve değil, kente sessizlik çöktüğü saatler.

Benim içinse, güneş battıktan sonra, yazmak işkencedir. Tüm öğrenciliğim boyunca, gece ders çalıştığımı ya da ödev hazırladığımı kimse görmedi.

Babamla benim aramda yazı yazma konusunda bu kadar fark varken, bir sanatçının, içten gelmeye, coşkuya, ilhama bağlı çalışmasını, devlet çalışma saatlerine uydurmak diye birşey olur mu?..

YÖK, ya atelyelerin günün 24 saatinde açık olmasını sağlasın.. Ya da ilham perilerini, mesai saatine bağlasın..

Bu sorun acilen çözümlenmeli..

Eğer gerçekten ressam, heykeltraş yetiştirmek istiyorsak.. Boyacı ve taşçı yerine..


Bu resme dikkatli bakın!..

Bu fotoğrafa dikkatli bakın.. O zamanki adı ile Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencileri bunlar.. 1920'li yıllar.. Yani Osmanlı zamanı, eninde sonunda..

Erkekleri geçin, kızların kılıklarına bakın.. 1920'li kızların kılıklarına..

Ve de bugünü düşünün.. Karşılaştırın.. Bir daha düşünün!..

(Resmin orjinali, 114 Yıldan Fotoğraflar Sergisi'nde asılı duruyor. Fındıklı'ya Güzel Sanatlar Akademisi'ne giderseniz, ki gidin, göreceksiniz.)


Londra, Türk Mutfağı'na bayıldı!..

Londra gezilerimden birinden dönüşte, sizlere Mosimann'dan söz etmiştim.. Avrupa'nın en ünlü şeflerinden biri..

Mosimann, 50'nci doğum gününü, 22 Şubat'ta, Londra National History Museum'da (Ulusal Tarih Müzesi) verdiği bir davetle kutladı.

Büyük şef, yarım asrı devirme törenine iki yıldır hazırlanıyordu. Davetlilerine iki yıl önce bir kurşun kalem yollayıp "Bu tarihi not edin ve başka kimseye söz vermeyin" demişti. Geçen yıl, aynı isimlere bir Ahçıbaşı şapkası yollayarak, 50'nci yılını tekrar hatırlatmıştı.

Bin kişilik davetli listesinde, kraliyet ailesinden isimler ve Avrupa'nın en ünlü 100 şefi de vardı.

Yemekte dağıtılan şaraplar, Mosimann'ın doğduğu yılın tarihini taşıyordu ve etiketlerinde, bu 50 yılın önemli olaylarını anlatan resimler vardı. 50'nci yılı, 50 garson aynı anda 50 şampanyayı açarak kutladılar.

Şimdi bunları niye anlatıyorum..

Mosimann'ın davetinin görkemini anlatmak için tabii..

Peki, bize ne Mosimann'ın görkemli davetinden..

Bize her şey..

Çünkü bu müthiş ve Londra sosyetesinde hala konuşulan davetin mutfağını bir Türk yönetti..

Hüseyin Özer!..

Sofra Lokantaları'nın sahibi ve Mosimann'ın yakın dostu Özer, ağırlamanın baş adamıydı. Konuklara, Türk ve Avrupa Mutfağı birlikte sunuldu. Türk mutfağından seçmelerin altında, Hüseyin Özer'in imzası vardı. Avrupa mutfağında da, Mosimann'ın kendisinin.

Gece öylesine muhteşem olmuş, özellikle Türk mutfağından sunulan seçmeler öylesine ilgi görmüştü ki, Mosimann'dan Özer'e bu kez teklif geldi..

"Birlikte çalışacağımız bir restoran açalım ve burada hem senin, hem benim mutfağımdan örnekler sunalım!.."

Şimdi, Hüseyin ve Mosimann, bu müthiş proje üzerinde çalışıyorlar.

Hüseyin ilginç bir insan.. Geçen hafta Türkiye'de idi.. Onu iki kez yemeğe aldım.. Birinde, Didemler'e gittik. Annesi İnci Hanım, Mersin mutfağından örnekler hazırladı bize..

İkincisinde, Hayati Dayımlar'daydık. Doğma büyüme Kilisli yengem Nigar Hanım, Kilis Mutfağı'nın en ünlü yemeklerini koydu önümüze..

Neden eve götürdüm ikisinde de.. İki sebepten..

Birincisi, Hüseyin zaten dünyanın en ünlü restoranlarına aşina. Onun için İstanbul'da hiçbir restoran pek ilginç değil.

İkincisi, Londra'daki sayıları 15'e yaklaşan Sofralar'ın menüsünü, bizzat hazırlıyor. Hazırlarken de, evlerde annelerimizin hazırladığı yemeklerden yararlanıyor.. Her fırsatta Anadolu'yu ev ev dolaşıp, ilham topluyor. Gerçek Türk mutfağından seçtiklerini, kafasında Avrupa'nın ağız tadı ile birleştirip, yepyeni bir yemek çıkarıyor ortaya.. Yepyeni ama, daha ilk tadımda "Bu Türk" dediğiniz bir yemek..

Güney Mutfağı'nın bu iki örneği, Hüseyin'in kafasında bazı ışıklar yaktı mı, bilmem.. Onu günün birinde yolumuz Londra'ya düşerse görürüz..

Şimdi gene başa dönmek istiyorum..

Dünyada mutfak deyince akla, Çin Mutfağı gelir.. Fransız Mutfağı gelir.. Meksika Mutfağı gelir, İtalyan Mutfağı, Hint Mutfağı gelir, en başta..

Bu baştakilerin arasına, çeşit ve damak zenginliği ile Türk Mutfağı'nın girmemesi için hiçbir sebep yok..

Dünyanın "Türk" deyince, kebap ve dönere şartlanmışlığını yenebiliriz..

Bunun için bir yanda Hüseyin Özer gibi bu işe baş koymuş idealistlere, bir yandan da, başta Turizm Bakanlığı, devletin sahiplenmesine ihtiyaç var.

Hüseyin'in kafasında ne projeler var.. Bu ülkenin bence bir numaralı yemek uzmanı Tuğrul Şavkay'ın da..

Sevgili Turizm Bakanımız Bahattin Yücel, Türk Mutfağı Şurası demiyorum, ama ona benzer bir toplantı düzenleyerek, ilk adımları atamaz mı acaba?..


Özürler!..

Ne kadar çok yanlış yapıyorum bu günlerde.. Bazılarına Yasemin ortak.. Çünkü yazılarımı benden sonra okuyup düzeltme görevi onun..

Amerika'nın keşfinden söz ederken 1992 yazmışsam, 1492 yapmak ona düşerdi.. 31 yıl öncesi askerliğimden söz ederken 1996'yı, 1966 diye düzeltmek de..

Ötesi benim.. Kolomb'un maceraperestlerini götüren gemi ile, dini bütün Hıristiyanları yıllar sonra Amerika'ya taşıyan gemiyi karıştırmak, Santa Maria yerine, Mayflower yazmanın ayıbı bende..

İnherit the Wind adlı tiyatro oyunundan söz ederken "İnherid" diye yazmanın ayıbı bende..

Cumhuriyet Mizah ekinin bayıldığım Takiye yazarı Vedat Özdemiroğlu'nun soyadını üniversitede terörün ilk kurbanlarından Vedat Demircioğlu ile karıştırmanın ayıbı bende..

Aceleden mi, dikkatsizlikten mi, erken bunama (Ya da artık zamanında) başlıyor ondan mı, bilmem..

Ben çok yanlış yapıyorum. Sizler de çok ama çok düzeltiyorsunuz.. Gelen düzeltme faks ve E-mailleriniz beni nasıl mutlu ediyor bilemezsiniz.. Hani bazen kasten yanlış yapasım geliyor desem yeridir!..

Ama görüyorsunuz, hiç ihtiyacım kalmıyor, maaşallah!..


2525 yılında..

Efendim 2525 yılında ben yeniden dünyaya gelecekmişim. Fransa'da ve de gene erkek.. (Niye 'Gene' anlatacağım.) Mistik, gizemli, ruhsal niteliklere önem veren, algılama yeteneği çok gelişmiş biri olacakmışım.. Bugün Ertekin'in yaptığı işi yapacakmışım, uzay çağında. Yani Uzay'ın Ortaköy'ünde dükkanım olacakmış. Ama insanların bana gelmesine gerek kalmayacak, bilgisayarla alışveriş yapıp, kahvelerini içeceklermiş. Böylece Ertekin gibi günde 10 kişiye talim değil, milyonlarca insana hizmet götürecekmişim.

Aktüel yazıyor bunları.. Hani geçmişteki "Ben"i bulmuşlardı, bugün yaşayan ikizimi de.. Şimdi de, geleceğimi belirlediler..

Ve de Selahattin Duman.. Geçmişinde kadındı ya hani..

2175 yılında, Hollanda'da "Gene" kadın olarak dönecekmiş dünyaya.. Anladınız mı, "Gene"ler ne önemli..

"Serbest çalışan" bir kadın olacakmış, hem de.. Aktüel bu "Serbest" lafını aynen benim gibi tırnak içine almış, ne demekse..

"Serbest" çalışan Bayan Selahattin ile, aynı çağda yaşayacak olmayışım ne büyük kayıp olacak, kimbilir.


Bizim Duvar

Bu sokak defilelerinin yasaklanması bizce iyi oldu.. Arabalar çıplak mankenleri görelim derken kaza yapıyordu..

Hakan/Utku


Sevdiğim laflar

Otuz yıllık araştırmalarımın sonunda, 'kadın'ın ne istediğini bir türlü bulamadım. Sigmund Freud


Karadeniz'den

Temel taksi şoförü..

Yanından son model siyah bir Mercedes ok gibi geçiyor.

Temel kızgın.. Arkasından bağırıyor:

"Susurluğa kadar yolun var!"


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.