![]() |
| 23 SUBAT 1997 PAZAR |
Dün, "bir askeri darbe" girişiminin 35. yıldönümü kutlanmadı Türkiye'de!... Ne devlet dairelerinde ne askeri birliklerde ne de basın yayın organlarında bir tek "söz" bile edilmedi bu girişimden.
Nebil Özgentürk yazıyor
Eminim ki artık, ne Arjantin, ne Şili, ne Portekiz, ne de İspanya'da, bizdeki kadar "Yakında darbe mi var?" diye sorulmuyor. Ve düşünün ki, bu ülkeler, Pinoshet, Videla, Franco ve Salazar gibi zalim generalleriyle ünlü... Ve her dönem siyasi istikrarsızlığın yaşandığı ülkeler. Şimdi, iyi kötü geçinip gidiyor ve "iflah olmaz" cinsten sorunlarını bile, sivil çareler arayarak gidermeye çalışıyorlar. Ama sıkça "tank sesleriyle" uyanan Türkiye'de, nedense darbelerin tartışılmadığı bir dönem yok gibi.. Ve "darbe olsun" diye her gece dua edenler, "alkış tutmaya" hazırlananlar bulundukça da, daha yıllarca süreceğe benziyor. Ben şahsen, her gece ışıklarını bir dakika kapatanlar grubundayım. Yani ülkemin yıllardır kötü hem de çok kötü yönetildiğini bilmeme rağmen, ne darbe olmasını ne de "tartışması"nın yapılmasını istiyorum artık. Çetelerin, Çatlı'ların, Mafyaların cirit attığını, iktidar sahiplerinin her dönem yedi ceddini doyuracak kadar küplerini doldurduklarını.. 15 yaşındaki çocuklara bile siyasi şubelerde işkence yapıldığını.. Vatansever diye geçininlerin bizzatihi "vatan haini" olduklarının belgelerle saptandığını... Ve hele aylardır inanılmaz bir şeriatçı kadrolaşmanın yaşandığını ve dini duyguları istismar edenlerin sinsi oyunlarını görmeme rağmen, Türkiye'nin içine düştüğü bu bataktan ancak ve ancak yine demokratik yöntemlerle kurtulacağına inanıyorum... Ve bu Pazar gününde, size gerçekten "darbesiz yüzyıllar" diliyorum...
Dün, "bir askeri darbe" girişiminin 35. yıldönümü kutlanmadı Türkiye'de!... Ne devlet dairelerinde ne askeri birliklerde ne de basın yayın organlarında bir tek "söz" bile edilmedi bu girişimden. Halbuki, en az 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül kadar hatırlanması gereken bir "tank sesiyle uyanışın" sene-i devriyesiydi... 22 Şubat 1962'de Albay Talat Aydemir ve arkadaşları, ülkenin "kötü yönetildiği"ni ileri sürerek, yönetime elkoymak istemişler, ancak başarısız olmuşlardı. O yıllarda Ankara'da İngiliz Büyükelçisi olan Denis Allen'in deyimiyle, "Darbenin nasıl yapılmaması gerektiğini göstermişler ve ardından gelenlere de bundan sonra 'radyo evi'ne yürümeden önce nasıl davranmalarını"nın işaretini vermişlerdi Aydemir ve diğer askerler... 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden 21 ay sonra, (Bu arada 21 Ekim ve 9 Şubat 1961 Protokol'leriyle aslında bütün ordu komutanları, generaller, Talat Aydemir ve arkadaşları ile pek çok subay, Silahlı Kuvvetler Birliği adı altında örgütlenip, bir askeri harekâtın gerekliliğine inanmışlar ancak pekçoğu İnönü'nün baskısıyla imzalarını inkar edip, Aydemir'i tek başına bıraktılar) başta kimi generallerin de desteğini alan Kara Harp Okulu Kumandanı Albay Talat Aydemir, kendisine sadık güçlerle birlikte ikinci kez bir darbe teşebbüsünde bulunmuş; Ankaralı'lar, 22 Şubat 62 sabahı, gerçekten tank sesiyle uyanmış ve Çankaya Köşkü, Aydemirci askerler tarafından ele geçirilmişti. Ancak Silahlı Kuvvetler'deki "iç hesaplaşma" ve çekişmeler sonucu yarıda kalmıştı 22 Şubat olası darbesi! Derken, Aydemir ve yüzlerce genç subay, bu hareketten iki gün sonra emekli edilmiş ya da sürgüne gönderilmişti.(Aydemir, hatıratında 22 Şubat gecesini anlatırken; istenseydi askeri olarak hareketin başarıya ulaşacağını, fakat Ordu'nun içinde bölünmeler olacağını ve kan döküleceğini, amaçlarınınsa, dikta değil demokrasi olduğunu, uygulunması halinde de kendilerine ihanet eden komutanları yok edeceklerini, bunun da Ordu'nun bütünlüğünü bozacağını belirterek, "Kendi hayatlarımızı feda etmeyi göze alarak harekatı kendimiz durdurduk"diyor... Ancak, aynı ekip, bir yılı aşkın zaman sonra, emekli olmalarına rağmen yeniden askeri bir hareketa girişmişler, yine başarılı olamayıp, sonucu "acı" biten bir devre adlarını kazımışlardı. Sıkça ihanetlerin, yüzüstü bırakılmanın ve intikamların yaşandığı bu her iki olayın ardından, Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan asılarak idam edilmişler, beş subay da idamla yargılanıp (idam kararı çıkmış) müebbet hapse mahkum olmuşlardı. Aydemir, idam edilmeden önce hapishanede yazdığı hatıratında, kimi silah arkadaşları tarafından kendisine yapılan inanılmaz ihanetleri bir bir anlatırken, başarılı olmaları halinde amaçlarının özgürlüklerle dolu 61 Anayasası'nı yürürlüğe sokmak ve en kısa zamanda demokrasiye geçmek olduğunu belirtmişti. Aslında, ne 27 Mayıs, ne 12 Mart ne de 12 Eylül'ü gerçekleştirenlerden hukuki anlamda farklı bir "suçu" yoktu Aydemir'in. Ancak tarihçiler, yıllar sonra bir fark bulmuştu; "Başarısız darbecilerin sonu ölümdür!" 22 Şubat'la başlayan bu girişimlerin sonrasında pek çok öykü de yaşandı bu "gün"e parelel olarak. İnsan hayatlarındaki garip tecellilerdi pek çoğu. Bunlardan sadece üçünü anlatmak istedim bugün.
Adı;Metin Aydemir.. O yıllarda askeri öğrenci Babası; Talat Aydemir... Suçu; Aile bireylerinden birinin "gayri ahlaki" durumunun saptanması. Sonuç; Önce Askeri öğrencilikten atıldı, MİT binalarında , Merkez Komutanlıkları'nda sorgulandı, serbest kalıp Danıştay'a dava açtı dört yıl sonra okuluna döndü.. Bir ay okuyup bıraktı..
Metin Aydemir... Başarısız darbe girişimi sonucu idam edilen Talat Aydemir'in oğlu... 22 Şubat'tan bu yana bir tek kelime etmedi.. Ne olumlu ne de olumsuz. Gazetelerde fotoğrafı da yayınlanmadı bugüne kadar. Oysa, o yıllarda "İzmir Hava Lisesi" öğrencisi, gencecik bir subay adayıydı ve babasından dolayı yaşadıkları, intikamların, komikliklerin vardığı boyut açısından son derece çarpıcıydı. Metin Aydemir, şimdi "22 Şubat ve 21 Mayıs"ın yorumlarını yapmıyor ama kendi "öyküsü"nün perdesini aralıyor... 23 Şubat 1962.. İzmir Hava Lisesi üçüncü sınıf öğrencisi Metin Aydemir, İzmir'den bir otobüse atlayarak Ankara'ya gelir. Babası, o saatlerde Harp Okulu Kumandanlığı"nda sıkı görüşmeler halindedir. Ankara sokakları tanklarla doludur. Annesi ve kızkardeşiyle, evlerinde, gelişmeleri beklemektedir Metin Aydemir... Ancak bir süre sonra Aydemir ve arkadaşları, girişimlerini yarıda bırakmış ve gözetim altına alınmıştır. Metin Aydemir, iki gün bekler "babasını" görmek için fakat diğer aile büyüklerinin ısrarıyla yeniden okuluna dönmek için Ankara'dan ayrılır... Okulu izinsiz terketmesine rağmen amirleri ses çıkarmaz Metin Aydemir'e... Hatta sınıf arkadaşları tarafından "gıptayla" karşılanır.. Ertesi yıl, son sınıftadır Metin Aydemir.. Ve baba Talat Aydemir, ikinci kez darbeye kalkışmıştır. Fakat başarısızlığın ardından, tüm "21 Mayısçılar" derdest edilip tutuklanırken, Metin Aydemir de gözaltına alınır. Birkaç günlük oda hapsinden sonra, eline bir karar tutuşturulur Metin Aydemir'in... "Bir askeri öğrencinin, aile bireylerinden birinin gayri ahlaki yapısı saptandığı takdirde öğrenciliğine son verilir" maddesine dayanarak okulla ilişiği kesilir.(KKK'nın Orta dereceli askeri okullar yönergesinde, benzeri madde şöyle açıklanıyor.; Anne- babayla ilgili, bir askeri öğrencinin, anne ya da babasının, rüşvet, kaçakçılık, sahtecelik, nüfuzu kötüye kullanmak ve cinsi sapıklık suçları sabit görülürse okuldan atılır) Yani Metin Aydemir, böylesine kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir maddeye dayanarak okuldan atılmıştır. Baba Talat Aydemir, hapishanede, asılmayı beklerken, oğul Aydemir'de, hem okuldan atılmış hem de MİT'in ünlü Ziverbey Köşkü'nde ve Merkez Komutanlığı gözetim evlerinde sorgulanmaktadır. Ardından serbest kalır tabii ki, fakat babası idam edilmiştir. Aile yasa boğulur... Aradan bir süre geçtikten sonra Metin Aydemir, kendisini okuldan atan "zihniyete" karşı bir hukuk savaşı başlatır. Danıştay'a dava açar.. Üç yıl süren dava sonucunda Danıştay, Metin Aydemir'in okuldan atılma gerekçesini boş çıkaracak bir karar alarak, Aydemir'in yeniden okula dönebileceğini belirtir. Danıytay'ın gerekçeli kararında şunlar yazılıdır; Suçun şahsi prensibi vardır. Metin Aydemir'in babasıyla ilgili söz konusu edilen durum, gayri ahlaki fiiller arasında mütelaa edilemez!" Danıştay kararına rağmen, o sırada Hava Kuvvetleri Komutanı olan ve bir dönem baba Talat Aydemir'le birlikte "darbe protokolleri"ne imza atan İrfan Tansel, kararı uygulatmaz. Öğrenciliğe döndürülmeyen Metin Aydemir, birkaç ay sonra, babasının eski "dava" arkadaşına "Sayın generalim" diye başlayan bir mektup yazar; "Sizden bir lütuf ya da iyane değil hakkımın teslim edilmesini istiyorum. Bir Anayasa emri olan Danıştay kararını hiçbir gerekçe göstermeden uygulamayan kişilerin devlet idaresinde olmaları ne acı.." Bu mektuptan ancak sekiz ay sonra öğrenciliğe dönebilir Metin Aydemir. Fakat 24 yaşındadır artık, tüm arkadaşları çoktan yıldız takmış, hatta içlerinde pilot teğmen olarak şehit düşenler bile olmuştur. Metin Aydemir 20 gün kadar okula gidip geldikten sonra, kendi isteğiyle "askeri dünya"dan ayrılır. Bir süre sigortacılık, şirket yöneticiliği yaptıktan sonra kendi işini kurar. Şimdi saçlarına ak düşmüş olan bu müstafi askeri öğrenci sakin hayatını sertleştirmeden sürdürüyor..
İlhan Baş, Albay Talat Aydemir'e her iki ihtilal teşebbüsünde de sonuna kadar inanmış bir üsteğmendi... 22 Şubat'taki görevi, yönetimindeki tank birliğiyle "Radyo"yu ele geçirmekti.. Radyo Genel Müdürlüğü'ne yüz metre mesafede, yine harekâtı yöneten amirlerinin yani Aydemir ve diğer üst komutanlarının, "Yarıda bırakıyoruz! Herkes birliğine geri dönsün!" talimatıyla İlhan Baş da tanklarıyla geri döndü Etimesgut'a... Ancak, birkaç gün sonra Doğubeyazıt Askerlik Şubesi'ne sürüldü! 21 ayın ardından, 21 Mayıs'tan bir gün önce de, Doğubeyazıt'taki görevini "izinsiz" terkedip, "İkinci Aydemir Harekatı"nda, yine "Tankçı Üsteğmen" olarak Ankara sokaklarındaydı... İlhan Baş'ın komutasındaki tanklar, bu kez Ankara Radyosu'nu ele geçirmişti. Hatta, İlhan Baş eline mikrofonu alıp bir saat boyunca "Devrim Konseyi" ve "Aydemir imzalı" bildirileri okumuştu... Fakat bir saat sonra Radyo, karşı grubun eline geçti... Bir saat sonra yine Üsteğmen Baş'ın yönetimindeydi. Fakat son turda yapacak bir şey yoktu, İlhan Baş karşı koyamadı çünkü, diğer silah arkadaşları da teslim olmuştu. Yargılandı, idam kararı çıktı hakkında... Beş yıl Ankara Askeri Cezaevi'nde yattıktan sonra "Özel aflar"la serbest kaldı, diğer arkadaşlarıyla birlikte. Fakat ne garip tecellidir ki, yine Ankara Radyosu'nda çalışmak istiyordu. Alt kademeden başlayıp her türlü yayıncılık evresinden geçtikten sonra, önce Ankara Radyosu Müdürü, ardından İstanbul Radyosu Müdürü oldu... 12 Eylül sırasında İstanbul Radyosu Müdürü'ydü ve geceyarısı yatağından uyandırılıp "Ülke yönetimine ve Radyo'ya el konulduğu" bildirildi kendisine.. Görevi sürdürdü, sürdürdü, bsaşarılı pek çok yapıma imza attı.. Şimdi, TRT Yayın-Denetleme Daire Başkanı ve "etkin" olarak katıldığı her iki askeri darbe girişimi için, "Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmıştık, ben albayım Talat Aydemir'e inanmıştım, başarılı olmasını elbette isterdik. Şimdi çözüm elbette demokrasiden "diyor..
Ve bir kurşunlama hikayesi
22 Şubat'ta, "Darbe" yarıda kaldı kalmasına ama yine de kan dökülmüştü... Ancak tek kurşunluktu ve bir yüzbaşınının ölümüyle sonuçlanmış bir olaydı bu. O sabah genelkurmayın iki numaralı giriş kapısındaki "nöbetçi subay" odasında, görevli yüzbaşı Rahman Şeberpiya, üsteğmen Oğuz Bakırburç'la "22 Şubat Askeri Harekâtı" üzerine sıkı bir söz düellosuna girişiyordu... Aynı saatlerde Binbaşı Fethi Gürcan da Çankaya Köşkü'nde İnönü ve üst düzey komutanları bir anlamda "esir" almış, Aydemir'den gelecek talimatı bekliyordu. Herkes örneğine ancak filmlerde rastlanan bir gerilim içindeydi... Şeberpiya, "Yapamazsınız" derken, Bakırburç da yüzbaşısını ihanetle suçluyordu... "Önceleri bizimleydin, nasıl şimdi böyle davranırsın. Utanmıyor musun?" diyordu Üsteğmen Bakırburç... Hakaretler, küfürler başlayınca da Oğuz Bakırburç, silahını çekip tek kurşunla Yüzbaşı Şeberpiya'yı Genelkurmay nizamiyesinde öldürüyordu... Bakırburç, Ordu'dan atıldığı gibi "Ağır Ceza"da cinayetten yargılandı.. 15 yıla mahkum oldu ve 74 affıyla serbest kaldı... Birkaç yıl sonra siyasete bile atıldı.. Ve Gaziantep Belediye Başkanlığı yaptı.. İkinci kez seçilemeyince kendi işini kurdu... |
|