kapat

15 SUBAT 1997 CUMARTESI
Hıncal Uluç
Bir cami tartışması!..

Yok canım.. Taksim Camisi tartışması değil..

Hah.. Bak "Camii değil, camisi yazmış" diyenleriniz çıkacaktır.. İşte onun tartışması bu..

Geçen gün ben "Camisi" yazmıştım. Gazetede baktım "Camii" diye çıkmış.. Biri düzeltmiş.. Ellerine sağlık. Gazetelerde artık "Düzeltmen" kalmadı. Bu yüzden kendi yazımızı kendimiz düzeltiyoruz. Bu yüzden de yığınla imla hatası oluyor. Bunları bir Gönüllü'nün düzeltmesinde yarar var.. Ama bazen gönüllü düzeltmenimle anlaşamıyoruz.

Şimdi başta Şiar Yalçın Üstad, diyorlar ki, "Camii" diye yazılır.

Sen öyle yaz üstad.. Keyfin bilir. Ben yazmam.. Ben konuştuğum gibi yazarım. Çünkü Türkçe'nin temel ilkesi konuşulduğu gibi yazılmasıdır.

İkincisi, Türkçe'nin kendine has dil uyumları var.. Dilbilgisi kuralları var.

Türkçe'de iki sesli harf yan yana gelmez. Söylenmesi zordur, kulağa da hoş gelmez. Yani gerekçeler doğrudur ve haklıdır.

Şimdi "Camii" diye yazılmasını savunanlar, "Efendim cami Arapça imiş. Arapça'da sondaki 'İ' harfi sessizmiş. Bizdeki 'İ' sesliymiş. Arapça'nın sessiz 'İ'si ile bizim sesli 'İ'miz bir araya gelince, iki sesli yan yana olmazmış.. Yok yahu.. Arapça'nın 'İ'si başka yazılıp, başka mı okunuyor, Türkçe'de?"

"İ'ler ikiye ayrılır. Arapça İ'ler.. Türkçe İ'ler diye bir kural mı öğretiyorlar, okullarımızda!.."

Bana ne Arapça İ'den.. Burası Arabistan mı?

Burası Türkiye ve ben Türkçe konuşuyorum. Cami, artık Türkçe bir sözcüktür ve artık Türk dil kurallarına yazılıp söylenir.

Başka örnekler var, tartışma konusu olan. Terör değil, terormuş!.. Ama teröristmiş.. Kafalar iyice karışsın diye sanki..

Niye?

Fransızcası "Teror" diye okunurmuş da ondan..

Burası Fransa mı?.. Burası Türkiye.. Ben Türküm, Türkçe konuşurum. Teror, Türkiye'ye gelmiş, terör olarak Türkçeleşmiştir.

İlle de "Teror" diyen Şiar Usta, çok iyi bildiği Fransızca'ya İngilizce'den giren sözcükleri Fransızlar nasıl okuyor, baksın bakalım..

Hani o iki dilde de yer alan bir "İon-Tion" ekleri var. Fransızlar "Yon" diye okurlar, İngilizler "Şın!.."

National yazın.. Fransız nasyonal okur. İngiliz neyşınıl, hani!..

Bir yığın sözcük var, sonu "İon veya Tion" olup da İngilizce'den Fransızca'ya giren. Bir tanesine, tek bir tanesine Fransız "Bu sözcüğün aslı İngilizce, öyleyse İngilizce okumalıyım" diyor mu? Yoksa, Fransız söz ve kulak uyumları içinde sözcüğü Fransızlaştırıp bildiği gibi mi söylüyor?..

"Television" buram buram bir İngilizce sözcüktür. Aleti İngilizler icad etmiş, adını da "Televijın" diye koymuşlardır..

Fransız ne der, alete..

Aynen bizim gibi.. Televizyon!..

Bir Fransız dilcisi çıkıp "Televijın okumalıyız" dese, gülmekten katılır Fransızlar.

Ben niye Türkçe Dilbilgisi Büyük Ses Uyumu'na aykırı, üstelik dilimin dönmediği teror demeye zorlanıyorum o zaman?..

Bana hiç kimse, Türkçe'ye girmiş, benim dilimin malı olmuş hiçbir sözcüğü, anadilindeki yazılış ve okunuşu ile kabul ettiremez.

Burası Türkiye.. Ben Türküm.. Benim dilim Türkçe!..

Onun için res-ta-u-rant değil (Ki orijini İngilizce olup, öyledir) restoran diye yazar, öyle de okurum..

Türkçeleşmiş Türkçe, Türkçe'dir!. Ancak o zaman Türkçe'dir!..


İstanbul geceleri!..

Vallahi aslında M.Ali Birand'a teşekkür borçluyum.. "Sen bu işleri bırak, İstanbul gecelerinin derinliklerine dal" hatırlatmasını yaptığı için.

Şöyle bir düşündüm.. Nerdeyse iki yıldır, kör değneğini beller gibi, Ortaköy'e Ertekin'e takılmışız.. Mesleki davetler, kıramadığımız hatırlar dışında, hiç ama hiçbir yere gitmemişiz..

Silkindim.. Telefonumun başına geçtim. Çok ama çok özlediğimi asıl o zaman hissettiğim dostlarımı aramaya başladım.. İstanbul gecelerine yeniden dalmaya başladık, onlarla..

Bice yeni bir İtalyan restoranı.. Bana göre yeni. Açılalı aylar olmuş. Dünyanın pek çok yerinde İtalyan restoranı gördüm, bu kadar güzelini az gördüm.. Güzellik daha kapıdan girince başlıyor. Ambiyans bin.. Dekora, yerleşim düzenine bayıldım.. Sonra servis.. Sonra yedikleriniz..

"Bu ilk gelişiniz" dediler. "Siz seçmeyin. Biz seçelim. Karma bir şeyler gönderelim. Azar azar.. Bizi tanıyın.."

Yediğim her şey enfesti.. New York Bice'nin şefi Marco Miglio gelmiş, el koymuş mutfağa.. Başka türlü olabilir mi?..

Son zamanlarda yaşamadığım kadar keyifli bir geceydi, Bice..

Bir gece Sinyor Bartu'yu götüreceğim Bice'ye mutlak..

Nerdeyse iki yıldır kapısının önünden geçmediğim Adres'e gittik bir başka gece.. Üst katta güzel bir yemek.. Alt katta güzel bir bar.. Ece diye bir kız, canlı müzik yapıyor hafta sonları.. İlk defa dinledim.. İşini severek yapıyor. Söylerken kendi eğleniyor, o zaman siz de eğleniyorsunuz.. Aranıza karışıyor, sizi zorla yaşamın içine sokuyor.. Onunla söylüyor, onunla dans ediyorsunuz..

İstanbul'un yaşamına, eski dostlara yeniden dönmek ne güzel..

Döndürenler sağolsun!..


Hepimiz bir garip olduk, gerçekten..

Mehmet Barlas haklı.. Hepimiz bir garip olduk.. Yaramız mı derin bu kadar gocunuyoruz.. Niye bu kadar alıngan olduk anlayamıyorum..

Mehmet Barlas, şakayla karışık yazmıştı.. (Yoksa sahiden yazmıştı da, bana mı şaka gelmişti.) "Taksim'e cami yapalım. Adını da Atatürk Camisi koyalım" diye..

Bir şaka da ben ekledim.. "Adını böyle koymak yetmez. Bir de Anayasa'ya madde koyalım ki, bu adı değiştirmesinler.."

Şakamda gerçek payı çok vardı tabii.. Refahlı Belediyeler geldiğinden beri, ortada Uğur Mumcu Caddesi, Abdi İpekçi Parkı mı kaldı?.. Cumhuriyeti hatırlatan tüm isimler, yerini Osmanlı tarihine bırakmadılar mı?.. Bu adamlar, karakolda doğru söyleyip, mahkemede şaşmanın adını "Takiye" diye koymuyorlar mı?

"Atatürk" diye inşaata başlayıp "Ulu Hakan Abdülhamit" diye kurdela keserlerse, şaşar mısınız?

Bir de Mehmet'e takıldım bu arada.. "Bunların takiyeleri yetmedi de, bir de sen mi akıl veriyorsun, takiye danışmanı mı oldun" diye..

"Eskiden, yani benim gazeteciliğe başladığım 1960'larda yazarlar birbirlerini daha tatlı iğnelerlerdi" diyor.. "Hıncal siyasete dalınca acılaştı" diyor.. M.Ali Birand ile tartışmama atıf yaparak "Mehmetler dizisini tamamlamak için bana takıldı" diyor.. "Hıncal ileri gelen değil, ileri giden yazar olmak hevesinde" diyor..

Dalgasını geçiyor. "Taksim'e cami değil, Ertekin'e kahve yapalım, adını da Hıncal'ın yeri koyalım.. O zaman laik oluruz" diyor. "Senin aklın siyasete ermez, gir kahvene otur, köşende de İstanbul'un gece gündüz yaşamını anlat" diyor..

Bana faşist diyenlere "Heil" diye Hitler selamı vermemi bile ciddiye almış. Ciddi ciddi yazıyor..

Elinizi vicdanınıza koyun, siz hakem olun Sevgili Okuyucular! Haklı mı Mehmet?

Bu aslında Mehmet'i de değil, Refah'ı iğneleyen minnacık şakamla bir insanı bu kadar acıtmış olabilir miyim? Seni bu kadar üzeceğini bilsem, vallahi yapmazdım o şakayı Sevgili Mehmet!

Mehmet yazısını, benim köşemden aldığı bir deyişi, bir kez daha bana naklederek bitirmiş..

Marcus Aurelius'un bir deyişi bu..

"Düşünceleriniz ne ise yaşamınız da odur. Yaşamınızı değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştirin."

Yaşamımdan çok memnunum, Sevgili Mehmet.. Değiştirmek gibi bir niyetim yok.. Ama bir gün değiştirmeye karar verirsem, mutlak sana gelirim merak etme.. Bu ülkede düşünceler değiştiğinde yaşamın nasıl değiştiğini, senden iyi kim bilebilir ki? (Hay dilim tutulsun. Bak gene alınacak şimdi!..).....

Not: Mehmet Altan, Çilli Mehmet, sıkı durun.. Sıra size de gelecek.. Mehmetler dizisini tamamlamam gerekiyormuş, ne yapalım!..


Sorumlu ya!..

Ruhat Mengi, köşesine üç resim koymuş fotoroman gibi. John Kennedy Jr. ve eşi New York'ta köpeklerini gezdiriyorlar birinci resim. Köpek sokağa şeyini yapıyor, ikinci resim. Bayan Kennedy, çantasından çıkardığı bir naylon torbaya, şeyi koyuyor, sokağı temizliyor, üçüncü resim.

Ruhat "Sorumlu vatandaş" diye başlık attığı yazısını "Kurallara uymayı öğrendiğimiz zaman adam oluruz" diye bitiriyor.

İnsanların adam olması kolay değil Ruhat.

Olsa, Alkentliler olurdu. İcra Komitesi bedava naylon torbalar dağıttı, köpek gezdirenler için.. Türkiye'nin en gelişmiş (!) insanlarının oturduğu, en kalkınmış sitesinde kaldırımlar hala köpek şeyi dolu.. Önünüze bakmadan yürürseniz vay halinize.. İnsanlar adam olmaz, kendiliklerinden.. Onları adam etmek gerek. Bay ve Bayan Kennedy, o işi sorumlu vatandaş oldukları için mi yapıyorlar sanıyorsun?

New York sokakları kayak pistine dönmüştü, şeye basıp kaymadan yürüyemezdin..

200 dolar ceza koydular, köpeğinin şeyini yanında taşıdığı torbaya toplamayana.. Yetmedi, 800 dolara çıkardılar.. 90 milyon lira yani.. Yazı ile yazayım mı? Doksan milyon lira..

Koy bu cezayı gör bakalım, Amerikan vatandaşı mı daha sorumlu, Türk vatandaşı mı?


Hayret!..

Her gece ekranlarda "Vatan Kurtaran Mehmet" rolüne soyunan Mehmet Elkatmış, hani şu Susurluk Komisyonu Başkanı, "MİT bir şeyler biliyor ama bizden saklıyor" demiş..

Saklamayıp ne yapacaktı, muhterem..

Her bildiğini herkese açıklasa, MİT olur muydu adı?

Dünyada sırlarını uluorta açıklayan bir tane gizli istihbarat örgütü adı verebilir mi bana? İlaç için bir tane?


Bizim Duvar

Taksim'e cami şart! Bunlar başka neyin duvarına işeyecek?

Hakan/Utku


Sevdiğim Laflar

Her değişiklik, daima yeni bir değişikliğin tohumlarını bırakır.

Niccolo Macchiavelli (1469-1527)


Karadeniz'den

Polis çevirme yapıyor. Temel'i çevirmiş, nereye gittiğini sormuş.

"Bilmiyorum" demiş Temel..

Komiser kızmış ve polislere emir vermiş,

"Atın şunu hapse!."

Temel komisere dönmüş,

"Gördünüz mü, hapse gideceğimi nereden bilirdim ben?"


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.