![]() |
| 20 OCAK 1997 PAZARTESI |
SABAH'ın dev araştırması / 6
Bediüzzaman Said Nursi'nin "Risale-i Nur" isimli eserleri 22 dünya diline çevrildi. Beş kıt'aya yayılan Türkler, gittikleri yerlerde medreseler, okullar ve yurtlar oluşturdular. Batı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 500 Nur Medresesi bulunuyor. Buralarda Müslüman Türkler'in yanı sıra, İslamiyeti seçmiş yabancı ülke vatandaşları da Risale-i Nur derslerine katılıyor.
HULUSİ TURGUT yazdı Ozellikle son elli yılda Türkler beş kıt'aya dağıldı. Ama 35 yıl önce Avrupa'ya işçi olarak gidenlerle bu göç çok etkili oldu. Türk toplumu dünyaya açılırken, kültürüyle, gelenekleriyle ve inanç zenginliği ile dolu olarak yollara düştü. Benliğini, gittiği gurbet ellerde taviz vermeden yaşamak istiyordu. Zorluklarla da karşılaşsa, amacına ulaştı. Dünyanın dört-bir yanına dağılan Türk vatandaşları arasında şüphesiz Nur Cemaati'nden insanlar da bulunuyorlardı. Onlar da inanç dünyalarından kopmadan batıya açıldılar. Kırmızı kaplı Risale-i Nur'ları da koltuklarının altındaydı. Batı yakasında İncil'e karşı Kur'an önerilerini yayarken, Risale-i Nurların misyonunu kullandılar.
Medreseler, dünyaya açıldı
Nur Talebeleri zaman içinde bir büyük organizasyonla bu kitapları 22 dünya diline çevirdiler. Gittikleri yerlerde medreseler, okullar ve yurtlar oluşturdular. Medreselerde, Müslüman Türk vatandaşlarının yanı sıra, İslamiyeti seçmiş yabancı ülke vatandaşları da derslere katılıyor, Risale-i Nur'ların verdiği mesajları öğreniyorlardı. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde Nur medreselerinin sayısı bugün yaklaşık beşyüze ulaştı. Başta Almanya olmak üzere Hollanda, Belçika, Fransa, İngiltere, İsviçre, Danimarka ve Avusturya gibi ülkelerde, Nur Cemaati büyük etkinlikler sergilemeye koyuldu. Frankfurt, Hannover, Moskova ve Kahire uluslararası kitap fuarlarına katılıp, Risale-i Nur'ların yayılması için büyük çaba harcadılar. Ayrıca "Nur / The Light" isimli dergilerini Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya'da yayınlayıp, bu ülkelerin etkili kişi ve kuruluşlarına ulaştırdılar. Amerika'nın California eyaletinde İngilizce, Almanya'nın Köln kentinde de Almanca dillerinde yayınlanan dergiler bu ülkelerde ilgi odağı oldu. Yine Amerika'nın California eyaletinde açılan "Bediüzzaman Enstitüsü" ise, Said Nursi'nin fikirleri üzerine yapılacak akademik çalışmalara zemin oluşturdu.
Avrupa'daki etkinlikler
Nur Cemaati özellikle Avrupa ülkelerinde büyük bir organizasyon içinde bulunuyor. Almanya'nın başta Köln, Stutgart ve Münih şehirleri olmak üzere pek çok kent ve kasabasında Nur medreseleri, legal olarak faaliyet gösteriyor. Kent merkezlerindeki medreseler haftanın yedi günü açık tutuluyor. Bu medreseler, Türkiye'de olduğu gibi hem dershane ve ibadethane, hem lokal, hem de öğrenciler ve dışardan gelmiş konuklar için konut olarak kullanılıyor. Almanya'da , Türkler'in yoğun olduğu Köln kentinde iki büyük cemaatin, iki ayrı medresesi faaliyet gösteriyor. Bunlardan "Cemaat-ül Nur" grubu Rüstem Ülker'in organizatörlüğünde, Yeni Asya Cemaatinin oluşturduğu "AKEV / Yabancılar Kültür ve Eğitim Derneği" ise, Şükrü Bulut'un öncülüğünde faaliyet gösteriyor. Cemaatlere ait medreselerde sayıları az da olsa, üniversite veya yüksek lisans eğitimi yapan bazı gençler kalıyor. Bunlar, derslerini ve ibadetlerini buralarda yapıp, yemek ve yatak ihtiyaçlarını da aynı yerlerde karşılıyor. Almanya'nın öteki kentlerinde de benzer yapılanmalar görülüyor, özellikle Türk işçilerin yoğun olduğu yerlerde Nur Cemaati'nin aktiviteleri ve dayanışmaları dikkati çekiyor. Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatta kalan hizmetkarlarından Mustafa Sungur, Mehmet Birinci, Mehmet Fırıncı ve Abdullah Yeğin ile, cemaat mensubu üniversite öğretim üyeleri sık sık yurtdışına gidip, çeşitli Avrupa ülkelerindeki medreselerde Risale-i Nur dersleri yapıyor. Bu tür ziyaretler, özellikle Ramazan ayında yoğunluk kazanıyor. Nur Cemaatinin "ağabey" diye hitap ettikleri, Bediüzzaman hizmetkarlarının Avrupa ziyaretleri cemaatte büyük ilgi uyandırıyor, bu amaçla yapılan özel derslerde, Mustafa Sungur, Mehmet Birinci, Mehmet Fırıncı ve Abdullah Yeğin, Said Nursi ile ilgili anılarını da anlatıyorlar. Yine Avrupa ülkelerinde Nur medrese binaları çoğu cemaatlerin kurduğu dernekler tarafından satın alınıp, ihtiyaca uygun biçimde tadilatlar yapılıyor. Beş kıtadaki Nur Cemaati, kendi aralarında sürdürdükleri "Risale-i Nur Öğretisi"nin yanı sıra, değişik dinlerden olan kişilerin de İslamiyete kazandırılması için büyük çaba harcıyorlar. İslamı seçmek isteyenler önce medreselere davet edilip, kendi dillerinde verilen derslere katılıyor, bunlara abdest alma ve namaz kılma şekilleri uygulamalı olarak öğretiliyor. Özellikle Hıristiyan gençler, medreselerde sabah kahvaltısına çağrılıp, Müslüman gençlerle kaynaşmaları için ortam hazırlanıyor. Yarın : Aczmendi cemaati bizden değil
Cemal Kutay, "Tarih Sohbetleri" isimli eserinde, Said Nursi'nin, Padişah Abdülhamit tarafından kabul edildiğini yazar. Bu görüşme sırasında, Padişah'a hitaben yaptığı şu konuşmayı da nakleder: "İslamiyette istibdad (baskı rejimi) yoktur. Bir ferd için karar vermek; ancak, safhaları açık ve şeriat adaleti içindeki mahkemelerin hakkıdır. Bu kararlar, mahiyeti meçhul kimselerin hakiki safhaları izah edilmeyen, desiseleri saklayan gizli yazılarıyla verilmez." Said Nursi, bu sözleri sarfettikten sonra kendisini Yıldız Askeri Mahkemesinde buluyor, Hakim Şakir Paşa ile aralarında şöyle bir konuşma geçiyordu: Hakim: Hangi Kürt aşiretine mensupsun? Said Nursi: Sen, hangi Tatar aşiretine mensupsun? Ben, Osmanlıyım. Benim Kürtlüğüm, doğduğum, büyüdüğüm yerin halkına verilen isim dolayısiyladır. Hakim: Sen, nasıl şevketli Sultan hakkında cezayı gerektirir, sözler söylersin? Said Nursi: Evet, bu sözleri bizzat Halife'ye söyledim. İnanmazsan git, kendisine sor... Bediüzzaman, hakim huzurunda böyle bir tavır alınca kendisini Toptaşı Tımarhanesi'nde buluyor. Said Nursi, tımarhanede kendisini muayeneye gelen doktora yaptığı konuşmayı "Tarihçe-i Hayat" isimli eserinde şöyle anlatıyor: "Ey tabip efendi sen dinle, ben söyleyeyim. Tabibe, tıp dersi vermek fuzuliliktir. Ama, hastalığı teşhise yardım edecek noktaları anlatmak, hastanın görevidir. Ben, Doğu dağlarında büyüdüm. Kaba olan tavrımı, o yerlerin terazisi ile tartmalısınız. Hassas olan medeni İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, mutluluk kaynağımız olan İstanbul'dan, önümüze sed çekmiş olursunuz. Eğer öyle değerlendirirseniz, pek çok hemşehrimin tımarhaneye sevki gerekir. Ben, neme lazım, başkası düşünsün, demem. Zaman içinde az da olsa bugüne kadar üstün zekalı insanlar gelip geçti. Bu kişilere başlangıçta deli damgası vuruldu. Daha sonra onları harika olarak nitelediler. İşte böylesine tezat dolu değer yargıları karşısında diyorum ki; ben, özgürlük fikrini onbeş yıl zihnimde taşıdım. İstanbul'a, zihnimdeki fikri görmeye, onu yaşamaya geldim. Heyecanlıydım. Ancak, özlediğim ortamın kaybolması korkusu içinde telaş ve hiddete kapıldım. Aslında, Zaptiye Nazırı (İçişleri Bakanı) benden daha delidir. Çünkü benden daha hiddetlidir. Geçici deliliğe yakalanmayanlar ise binde birdir. Eğer dalkavukluk ve kedi gibi yalvarmak, kamu yararını, kişisel çıkarlara feda etmek aklın gereği ise, ben o akıldan istifamı veriyorum. Delilik bence bir masum mertebedir, iftihar ediyorum." "Münazarat" isimli eserinde cumhuriyet'i anlatı Said Nursi, Doğu'daki aşiretlerin, ülke yönetimi ve rejimle ilgili sorularını "Münazarat" isimli eserinde cevaplandırdı. Bu eserde özellikle "meşrutiyet" ve "özgürlükçü yönetim" şekillerini anlattı. Millet iradesinin hakim kılınmasının, insanlığa mutluluk getireceğini belirten Said Nursi, özellikle Güneydoğu Anadolu'da "ağalık", "şeyhlik", "efendilik", "paşa" ve "hazret" gibi odaklar etrafında toplanan yönetimi eleştirdi. Said Nursi, 1911 yılında kaleme aldığı Münazarat'ta şöyle diyordu: "Cehalet ağanın, inat efendinin, garaz bey'in, intikam paşa'nın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin, taht-ı riyasetlerinde (yönetimleri altında) insan milletinden memba-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir." Bediüzzaman'ın burada vermek istediği mesajın anlamı ise şöyleydi: "Kanun ve hukuk hakimiyeti üstünlüğüne dayalı, millet egemenliğinin yerine, cahil, inatçı, intikam peşinde olan ağalar, şeyhler, efendiler, paşa ve hazretler keyfi idareyi temsil ediyorlar." Said Nursi aynı eserinde, Doğu'daki aşiret mensuplarının kafasını meşgul eden bir başka konuya daha açıklık getirir. Bu konu, Ermeni ve Rum azınlıklara, Osmanlı'nın tanıdığı haklardır. Aşiretler, bu haklara karşı çıkmakta, devletin böyle bir müsamaha göstermesinin nedenini anlayamamaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, o tarihlerde Ermeni azınlıkların sayısı hayli fazladır. Aşiretler, onlara sağlanan bazı imtiyazlardan büyük rahatsızlık duymaktadır. Said Nursi, sözkonusu eserinde, bu soruların cevabını da verir ve şöyle der: "Onların özgürlüğü, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer'idir (dine uygundur).
Necmettin Karaduman
Hasan Celal Güzel
|
|