kapat

16 OCAK 1997 PERSEMBE

Tavladaki birikimi, dünyaya açmalıyız!..

Conrad Oteli'ndeki uluslararası tavla yarışmalarına, bizim yerli tavla ustaları, pek ilgi göstermemiş.

Bu habere şaşırmadım. Bir toplumun, her alanda globalleşmesi, hemen mümkün olamaz.

Ama sonunda, mutlaka, tavlada da dünyaya açılacağız. Geleneksel ve ulusal sporlarımızın başında gelen "tavla"daki birikimimize, Misak-ı Milli sınırlarının bir gün dar geleceği kesindir.

Tavlayı oynayanlar bilir.

Tavla ile avcılık, birbirine çok benzer. İkisi de büyük ölçüde şansa ve palavra atma gücüne bağlı sporlardır.

Ama tavla daha yaygın bir spordur.

Türk çocukları tavla ile, babaları veya dedeleri tavla oynarken tanışır. Bu spora ilk girişin adımları, çocukların "ne olur zarı ben atayım" diye yalvarmaları ile başlar.

Bu arada, "tavlaca"yı öğrenirler.

"Dü-se-severler güzeli genç ise", benzeri tekerlemelerle, kulaklar dolmaya başlar.

En iyi oynayanın değil, ağzı en çok laf yapanın, yenilse bile rakiplerini perişan ettiğini tavlada görerek yetişen yeni kuşaklar, bu bilgiyi, siyasete de aktarırlar ileride.

Şans mı, bilgi mi?

Bernard Lewis, "Sabah Yayınları"ndan Türkçesi de çıkan "Ortadoğu" kitabında, tavlanın yüzde 5 bilgiye, yüzde 95 şansa bağlı bir bölgesel oyun olduğunu yazar. Ama bizim tavlacılar, şansın yüzde 5, bilginin ise yüzde 95 oranında tavlayı etkilediğine inanır.

Aslında tavlada, oyunlar da sınırlıdır. Fakat bazı tavlacılar, nedense tavlayı satrançla karıştırır. O anda yapmaları gereken hamleyi yapmak yerine, üç el sonra yapmak zorunda kalacakları hamleye takılırlar. "Zar" denilen "insafsız kemik"in varlığını unutup, mars olurlar.

"Tavla", oynayanın, dünyaya ve olaylara bakış açısını da yansıtır.

Bizim yerel tavlacılardan Zafer Mutlu, hep İngilizler'in "back-game" dediği strateji ile oyun kazanacağını varsayar. Bu stratejide rakibin sizin pullarınızı kırmasına çanak tutar ve rakip bölgeye yerleşirsiniz. Sonra da, rakibi kendi sahasında azınlıkta bıraktığınız için, onu kıra kıra, oyunu uzatırsınız.

Yerel oyunculardan Ercan Arıklı, her zar atılışında, beklenilen sayının yüzde kaç ihtimalle gelebileceğini, akıldan hesap ettiğine inanır.

Tarihçi Selahattin Duman ise, hep dü-şeş bekleyerek oyunun sonunu getirir. O beklenilen dü-şeş geldiği zaman da, bunun, tavladaki dehasının kanıtı olduğuna inanır.

Bab-ı Telli bölgesi oyuncularının en tehlikelisi olan Dinç Bilgin, kendi oynamayıp, oynayan taraflardan birinin oyununa karıştığı zaman, o oyuncu mutlaka yenilir.

Bu ekibi dışarıdan gelip, perişan edebilen tek oyuncu Mustafa Denizli'dir. Çünkü Denizli, bu takımın tümüne birden, laf yetiştirebilecek çene gücüne sahiptir.

Uluslararası olmak

Ben tavlada iki kez, uluslararası oldum.

Birkaç yıl önce, İtalya-İsviçre sınırındaki Bellagio'da, bir Rönesans malikanesindeydik. Uluslararası Basın Enstitüsü'nün (IPI) düzenlediği bir seminere, katılıyordum. IPI'ın genç bir yöneticisinin, cebinde hep minyatür bir tavla taşıdığı dikkatimi çekti. Sordum. Meğer bu genç adam, İngiltere Profesyonel Tavla Oyuncuları Federasyonu'nun genel sekreteriymiş.

Seminer saatinden sonra, adama, benimle tavla oynamasını teklif ettim.

- Ben profesyonelim, parasız oynamam, dedi.

Her sayı başına, 10 İngiliz lirası (Sterlin) koyulması gerektiğini söyledi. Kabul ettim. Akşam karşılıklı oturduk.

Adamın şansı vardı. İlk iki elde iki kez mars oldum. Adam benden 40 sterlin aldı. Sonra şans döndü. Adamı evire çevire yendim. Hem 40 sterlini geri aldım, hem de üzerine 30 sterlin kazandım. Adam parayı ödemeye kalkınca da, ayağa kalktım.

- Bir Türk tavlacısı, asla acemi tavlacıların parasını almaz, dedim.

İngiliz'in kıpkırmızı olduğunu hâlâ hatırlarım.

Bir kere de, New York'ta, Broadway'in orta yerine tavlalarını kurmuş zencilerden biri ile, bir yaz günü oynamıştım. İkinci elde anladım ki, zarlar hileli. 10 dolar verip, hemen kalkmıştım oyundan.

Son olarak diyorum ki.

Bizim milli tavlacılarımız da, bir gün mutlaka dünyaya açılacak. Ancak şu ana kadar, "gele" sözcüğünün İngilizce karşılığını bulamadıkları için, sınırların dışına çıkmayı göze alamıyorlar.


Silecek çalışıyorsa, farlar yakılmalı!..

Sonunda herhalde devlet şeffaf ve karakollar da camdan olacak bir gün. O günü beklerken, Türkiye'deki cinayetlerin, sadece çetelerden ve benzeri olgulardan kaynaklanmadığını, hiç unutmayalım.

Trafik hâlâ, Türkiye'nin en büyük katili.

Direksiyonu, hâlâ öldürücü silah olarak kullananlar, yollarda dolaşıyor.

Diyorum ki...

Otomobili ve kamyonu, öldürücü silah değil, hâlâ birer taşıt ve taşıma aracı olarak gören "sessiz çoğunluk", trafikte de, hukuka ve kurallara saygılı olmayı sürdürmeli.

Örneğin, içinde bulunduğumuz puslu ve yağışlı mevsimde, araçların farları, sade sürücünün önünü görmesi için kullanılmaz. Araçların ışıkları, diğer sürücülerin onları görmesine de yarar.

Yani aracınızın farlarını, hava yağmurlu ise, gündüz de yakın.

Bunun kuralı belli dünyada.

Eğer silecekleriniz çalışıyorsa, farlarınız da yanıyor olsun!..


İşimiz çok zor

Önce, Sovyetler'in dağılması ile ortaya çıkan yeni başkentlerin isimlerini ezberledik.

Şimdi de "Susurluk Dosyası"na karışan isimleri ezberlemeye çalışıyoruz.

Allah saklasın. Ya bir gün telefon rehberini de ezberlemek zorunda kalırsak?!


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır) YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.