![]() |
| 16 OCAK 1997 PERSEMBE |
![]() |
Susurluk olayı sonunda geldi dayandı Uğur Mumcu cinayetine. Eğer Türkiye'yi en derinden yaralayan cinayetlerden biri olan Mumcu cinayetinin ucu Susurluk'a dayandığı kesin belgelerle saptanırsa ortalık iyice karışacak. Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın gece vakti yaptığı "Elimizde çok önemli bir tanık var. Ancak bu kişi resmi hüviyetli, bu nedenle adını şimdi açıklamak istemiyorum" şeklindeki konuşması ile olayın seyri değişti. Uğur Mumcu 24 Ocak 1993'te, evinin önüne parkettiği otomobilindeki bombanın patlaması sonucu hayata veda etmişti. Mumcu'nun suikaste kurban gitmesi Türkiye'yi ayağa kaldırmış, özellikle cinayetin "aşırı sağ bir örgüt tarafından işlenmiş olma şüphesi" büyük tepki yaratmıştı. Geçen süre içinde Mumcu cinayeti ile ilgili çok çeşitli iddialar ortaya atılmış, ancak bunların hiçbiri belgelenememişti.
İpin ucu
Ancak son gelişmeler suikastin içine "devletin bazı organlarının da" karışmış olabileceği ihtimalini doğurdu. Bu müthiş bir şey. Çünkü Susurluk'la birleştiği andan itibaren "çete" olayının devlet içinde dalbudak sardığı ve belki de bir dönemin bütün sorumlularının canını yakabileceği görülüyor. Uğur Mumcu Abdullah Çatlı ile ilgili çok geniş bir bilgi arşivine sahipti. Bunların bazılarını gerek köşesinde gerekse kitaplarında yayınlamıştı. Ancak anlaşıldığı kadarıyla Mumcu'nun Çatlı ile ilgili belge ve bilgileri yazdıklarının çok ötesindeydi. O halde, devlet içindeki çetenin açığa çıkarılması aslında bundan 4-5 yıl önce gerçekleşebilecekti. Bu olmadan Uğur Mumcu öldürüldü. İpin ucu Susurluk kazasına kadar tutulamadı. Bundan sonrası artık çok kritiktir.
Kimler var?
Şimdi dönelim Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü güne ve o günün sorumlularına. Bugün "çete" olayı ile birinci derecede ilişkilendirilen Mehmet Ağar o tarihte Erzurum Valisi. Gelelim diğer kişilere: Cumhurbaşkanı: Turgut Özal Başbakan: Süleyman Demirel Başbakan Yardımcısı: Erdal İnönü İçişleri Bakanı: İsmet Sezgin Genelkurmay Başkanı: Doğan Güreş MİT Müsteşarı: Sönmez Köksal DGM Başsavcısı: Nusret Demiral Ankara Valisi: Erdoğan Şahinoğlu İstanbul Valisi: Hayrettin Kozakçıoğlu Ankara Emniyet Müdürü: Mehmet Canseven İstanbul Emniyet Müdürü: Necdet Menzir Aynı dönemde Tansu Çiller Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı. Mumcu cinayetinin "devletle bağlantısı" ortaya çıkarsa "işin ucunun kime kadar gideceği" konusu iyice karışacak.
Şimdi neredeler?
Yukarıda sayılan isimlere bir de şimdiki konumları açısından bakalım. Turgut Özal: Vefat etti Süleyman Demirel: Cumhurbaşkanı Erdal İnönü: Siyaseti bıraktı İsmet Sezgin: Milletvekili. DYP'yi bıraktı. Yeni bir parti kurdu. Doğan Güreş: DYP'li milletvekili Sönmez Köksal: Hâlâ MİT Müsteşarı Nusret Demiral: Emekli oldu Hayrettin kozakçıoğlu: DYP'li milletvekili Necdet Menzir: Milletvekili. DYP'yi bıraktı. Yeni bir parti kurdu. O dönemde Erzurum Valisi olan Mehmet Ağar ise Çiller'in Başbakan olmasından sonra Temmuz 1993'te Emniyet Genel Müdürlüğü'ne atandı. Ağar 1995 Aralık ayında yapılan genel seçimlerde Meclis'e DYP milletvekili olarak girdi. Anayol koalisyonunda Adalet, Refahyol koalisyonunda ise İçişleri Bakanı oldu. Susurluk kazasından sonra İçişleri Bakanlığı'ndan istifa etti.
Bu yazının sonu
Siyasi iktidarlar kendi dönemlerinden sorumludur. Ancak Çatlı olayına baktığımızda 1970'li yıllardan başlayarak günümüze kadar gelen bir "yasadışı" uygulamalar zinciri var. Bu durumda hiç kimse "Beni ilgilendirmez" diyecek durumda değil. Çete olayı ile ilgili "sorumlu" isimlerine baktığımızda sayılarının bir avuç olduğunu görüyoruz. Demek ki bu durumda herkes şapkasını önüne koyacak, oturup hangi hataların yapıldığını ve bunların sonuçlarını ortaya dökecek ve bir sonuca bakacak. Bu arada kimin canı yanarsa da yanacak. Bize ne? Şimdilik bu kadar. Bakalım gelişmeler ne gösterecek.
Tansu Çiller dün aklandı. Malvarlığı Araştırma Komisyonu dünkü son toplantısında 8'e karşı 7 oyla Çiller hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığı sonucuna vardı. Bu durumda Çiller'in "haksız yoldan mal edindiği" iddialarına da nokta konmuş oldu. Tabii ki bu karar daha çok tartışılacak. Özellikle komisyonun ANAP tarafı zaten olayı "kavga" haline getirmek için özel bir çaba harcıyordu. Çiller'in komisyonda aklanmış olması ANAP için önemli olmayacaktır. Bu konudaki tartışmalar uzatılarak devam ettirilecektir. Benim burada değinmek istediğim konu bu değil. Sorun, Yüce Divan gibi önemli bir yargı müessesesinin "siyasal çıkarlar ve intikam" için kullanılmasıdır. Siyasi konularda kesin çözüm ya da sonuçlar yoktur. Siyasetteki tek belirleyici unsur seçimdir. Siyasi kişiler hakkındaki suçlama ve övgülerin değerlendirildiği yer sandıktır.
Yüce Divan
Şimdi, düşünüyorum da, eğer dün Meclis Malvarlığı Araştırma Komisyonu'nda denge koalisyon ortaklarının lehine 8'e 7 olmasaydı da tersi olsaydı Çiller yine aklanacak mıydı? Kesinlikle hayır. O zaman "Çiller suçlu" ilan edilecek ve Yüce Divan'a gönderilecekti. Sonuçta "Çiller'in bu konuda suçlu mu suçsuz mu olduğunu" öğrenmemiz mümkün değil. Peki yapılan ne? Bir siyasi kesimin siyaset yapma biçimi böyle: Belden aşağı vuracaksın. Olsa da olmasa da formülü ile şaibe çıkaracaksın. Gözden düşürmeye çalışıp "halkın vicdanında mahküm ettirmeye" çalışacaksın. İşte yapılan budur.
Çiller ne yapmalı?
Çiller'le ilgili Yüce Divan tartışmalarına bugüne kadar girmemeye çalıştım. Çünkü hem laf eden çok oluyor hem de öyle ya da böyle sonuç alınamayacağını biliyordum. Ancak, Çiller'in bu konudaki ciddi bir çıkışı olmuştu. Onu buradan tekrar hatırlatmak istiyorum. Meclis araştırmaları ister istemez "siyasi niteliği ağır basan" bir konu. Çiller "Bağımsız mahkemeler karar versin" diyordu. Oysa bugünkü yasalara göre bu mümkün değil. Çiller bunun da çözümünü bulmuştu. "Bir yasa çıkaralım ve bundan sonra böyle yapalım" demişti. O halde, madem hakkındaki üç dosyadan da "kurtuldu" o halde sözünü yerine getirmek üzere çalışmalara hemen başlamalı. Hatta bana göre daha da ileri giderek, hakkında iddialarda bulunanları mahkemeye vermeli ve yasanın çıkmasına bile meydan vermeden hesaplaşmalı. Çiller ve kurmayları "Bütün saldırılara rağmen DYP'nin de kendisinin de yükseldiğini ileri sürüyorlar." Bana pek öyle gelmiyor. Çünkü ne denirse densin, bugüne kadar sürdürülen kampanyalar Çiller'i olabilecek en kötü şekilde yıprattı. Bundan kurtulmanın tek yolu, gerçeği tüm açıklığı ile ortaya koymaktan geçecektir. 8'e 7 bahane olmamalı.
Televizyonlar artık işin suyunu çıkarmaya başladı. Güya habercilik adına "Türkiye'ye küfreden ne kadar insan varsa" her gece canlı yayınların baş konukları yapılıyor. Adamların demagoji üstünlükleri var. Adamlar her türlü nezaketten yoksun. Adamlar kurulu motor gibi sadece kendi istediklerini söylüyorlar. Elbette habercilik yapılacak, elbette gerçekler ortaya çıksın diye çaba gösterilecek. Ancak her seferinde ne diyeceği önceden belli demagogların ekrana çıkarılmasını anlamak mümkün değil. Şevki Yılmaz'ın ne olduğu artık biliniyor. Bu adamı ikidebir ekrana çıkarıp küfrettirmek kime ne kazanç sağlıyor anlamıyorum. Tabii rating hariç. Karşısında en küçük bir laf söylediğinde hakarete başlayan ve "Sus, önce dinlemesini bil" diye bağırıp çağıran, sonra da karşısındaki konuşmaya başlayınca sürekli lafa giren Şevki Yılmaz, doğru dürüst insanların nezaketi yüzünden "zafer kazanmış komutan" edasıyla ekrandan çekiliyor. Bu arada sunucular da, belki bilgileri yetmediğinden, belki konuşamadıklarından belki de o sırada yükselen ratingin sihrini kapıldıklarından müdahale edemiyorlar. Bunun adı da demokrasi, özgür düşünceye saygı oluyor. Vay canına. |
|