kapat

08 OCAK 1997 CARSAMBA

Aile reisi Çatlı

Arkadaşları ona "Reis" diyordu. Savaş Ay, eşi Gökçen ve kızı Meral evinin kapısından içeri girince "Aile reisi" olan Abdullah Çatlı'yı anlattı. Babasının koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğunu söyleyen Meral Çatlı, "Tek hatası dört dörtlük olmaktı" dedi.

Savaş Ay (S.A)- Senin yüreğinde, senin beyninde, baban kimdi? Kimdi Abdullah Çatlı senin için?

Gökçen Çatlı (G.Ç)- Benim yüreğimde Abdullah Çatlı öncelikle babamdı. Tek hatası dört dörtlük olmaktı. Mükemmel bir insandı. Bunu ozanların bile yaratamadığı sözcüklerle anlatmak isterdim ama maalesef o sözcükler yok. Ve babamı bütün şanıyla, bütün güzelliğiyle anlatmak herhalde mükemmel olduğunu söylemektir.

S.A- Evinin kapısını anahtarıyla açtı ya da zili çaldı. Ona siz kapıyı açtınız ve içeri girdi. Yani bu ailenin reisi olarak bu evin içine girdi. O dakikadan itibaren sonra ortalama bir 24 saati sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum.

Tavla maçları

G.Ç- Babam eve gelmeden önce telefon açardı yarım saat önce geliyorum diye. O zaman evde eşsiz bir mutluluk yaşanırdı. Biz babamı kapıda değil garaj kapısında karşılardık. Elindeki çantayı alırdık. Ondan sonra güle oynaya yukarıya çıkardık. O zaman annem olurdu kapıda babamı karşılayan. Yemek yemeden önce biraz konuşulurdu ama hiçbir zaman dışardaki olayları asla evde yaşamazdı. Çünkü başka bir şeyler konuşmak isterdik. İşte dışarda yapamadığımız birçok şeyi her şeyi daha doğrusu birçok şeyi değil evde yapardık. İşte tavla maçları, tartışmalar...

S.A- İyi tavla oynar mıydı?

G.Ç- Mükemmel.

S.A- Zar tutar mıydı?

G.Ç- Hayır asla

S.A- Hep o mu yenerdi?

G.Ç- Asla hile yapmazdı. Bazen benim moralim bozulurdu. Ya da annemin. Yenilmiş gibi yapardı. İşte o zaman komik şeyler falan yaşanırdı. Fıkralar anlatırdık. Öyleydi...

S.A- Peki böyle başbaşa kaldığınızda, sizin böyle çok duygusal, çok özel bir ilişkiniz varmış. Nasihattan çok, bir baba kızdan çok sanki bir arkadaş bir canyoldaşı gibi. Onları bizle paylaşır mısın?

'Dert ortağımızdı'

G.Ç- Tabii, babamla benim aramda bir telepati vardı zaten. Mesela birçok insanın arasında gözgöze geldiğimizde gözlerimizle birçok şeyi anlatırdık. Can dostumuzdu hepimizin dert ortağımızdı. Bir babadan çok öncelikle dost olmayı bilirdi babam bizimle.

S.A- Neler sığardı o dostluğun içine? Ne öğütler verirdi, ne önerilerde bulunurdu?

G.Ç- Babam hepimize çok güvenirdi, bazen kendimden çok size güveniyorum derdi. Dostlarınızı iyi seçin dediğini iyi hatırlıyorum, onu bir kere dedi, bir hatamız olduğundan değil. Bize hiç nasihat, çok ufak tefek nasihatlar verirdi, çünkü dediğim gibi, bize çok çok güvenirdi. Nasihatları, okuyun kızlar, bilgili olun, benden size en büyük nasihat derdi. Hiçbir şeyi zorla yaptırmazdı.

S.A- Herhangi bir siyasi görüşü benimsetmek için size baskı uygular mıydı, ya da ne bileyim hayata şöyle bakmanız lazım, şöyle şöyle yapmanız lazım, böyle siyasi konuşmalar geçer miydi aranızda?

'Beşiktaşlıydı'

G.Ç- 21 yıllık yaşantımda asla böyle bir şey hatırlamıyorum.

S.A- Ne yapardı peki?

G.Ç- Gelip de bana "Kızım ben ülkücüyüm, hayatımı bu inanç uğruna, hayatımı bu inanca adadım, sen de kardeşin de ülkücü olacaksınız, bu fikri savunacaksınız", hiçbir zaman böyle bir şey söylemedi. Babamın yaptığı tek şey, sağ ve sol görüşlü yazıları, kitapları getirdi bize. Bunları okuyun isterseniz dedi. Zaten ben o getirmeden önce almıştım. Onları okuduktan birkaç sene sonra isterseniz sizinle bir dost gibi konuşuruz, tartışırız dedi.

S.A- Konuştunuz mu hiç?

G.Ç- Maalesef konuşamadık.

S.A- Peki böyle televizyon haberlerini seyrettiğiniz zaman, gazete haberlerini okuduğunuz zaman ne bileyim Türkiye'nin gündeminde olan çeşitli konularda öğrenci olayları var, pahalılık var, işsizlik var, adaletsizlik var, spor olayları var. Bir milli maçı kazanıyoruz ya da kaybediyoruz, onların üzerine gündemle ilgili tartışmalar konuşmalar yapılır mıydı evin içinde?

G.Ç- Televizyondaki acı olaylarla ilgili "vay halimize" derdi. "Biz neler yaptık, bak şimdi nerelerdeyiz" derdi. O milli maç konularında 2 kere -bu olaylar çok az yaşandığı için çok iyi hatırlıyorum- milli maçlarda bizi dışarı çıkardı 2 kere arabalarla tur attık, geldik.

S.A- Silah attınız mı? Doğru söyle.

G.Ç- Hayır.

S.A- Silah atanlara kızıyor muydu?

G.Ç- Evet.

'Tarih bilgisi çok iyiydi'

S.A- Peki, seviyor muydu futbol oynamayı, mesela gençliğinde. Tuttuğu bir takım var mıydı, sevdiği bir futbolcu var mıydı?

G.Ç- Babam gençliğini yaşamadı, futbol hakkında, yani gençlik yıllarındaki futbol hakkında bir şey konuşmadık.

S.A- Şimdi, Milli Maçlar hakkında konuşurduk, Beşiktaş'ı tutardı. Eve geldiğinde zaten maç zamanları değişik bir hava eserdi. Tamamiyle hepimiz maçlara konsantre olurduk. Gol atıldığında hepimiz havaya fırlardık.

S.A- Beşiktaş gol attığında mı?

G.Ç- Evet.

S.A- Siz de Beşiktaşlı oldunuz yani?

G.Ç- Hı hı, evet.

S.A- Peki okulunuz, derslerle ilgilenmek, efendime söyleyeyim, hadi beraber ders çalışalım ya da dersini çalış, falan...

G.Ç- Yardım etmeye çalışırdı ama babam zaten eve fazla gelip giden bir insan olamadı. Güvenlik olayından dolayı ve bizi bu kıskacın içine de sokmak istemedi. Tarih derslerinde tarih bilgisi çok iyiydi çünkü. Müthiş kültürlü bir insandı zaten. Özellikle tarih bilgisi çok iyiydi. Tarih derslerine bir iki defa birlikte çalıştığımızı hatırlıyorum.

S.A- Biraz önce bize babanla ilgili yazdığın şeyleri okudun. Orada kendini çok satırlara dökmüştün. Senden çok rica etsem o satırları bize okur musun?

G.Ç- Tabii...

'Depresyondaydım'

S.A- Bir kitap var burada sizin getirdiğiniz. Milliyetçiliğe farklı bir bakış ve Turan ideolojisinin doğuşu. Varan Dural. Okudunuz mu bunu?

G.Ç- Tabii okudum.

S.A- Bunu siz kendiniz mi aldınız, babanız mı?

G.Ç- Babam aldı.

S.A- Bunu karıştırırken bir şey gördüm. Gökçen Çatlı herkese kızgın yazıyor. Bu sizin el yazınız herhalde. "Burada herkesten nefret ettiğimi bil. Ben kimsenin fikirlerine ya da iyiliğine muhtaç değilim. Kimsenin fikri umurumda değil. Ve ayrıca kin tutmayı öğreneceğim."

G.Ç- O an duygusaldım. Depresyon içindeydim. Onun içinde söylenmiş bir şeydir.

S.A- Öğrenebildin mi kin tutmayı?

G.Ç- Hayır.

S.A- Öğrenmek ister misin?

G.Ç- Hayır.

S.A- Herkese kızgın mısın?

G.Ç- Herkese değil. Bir kitleye kızgınım.

S.A- Kim o? Niye. En çok neye kızdırdılar? En çok kime kızdın, niçin kızdın?

G.Ç- Meydanları boş bulup, kamyon maketi yakıp ölenlerin arkasından kuklalar yapıp, onları oyuncak gibi oynatanlara... Ellerindeki süpürgelerle güya toplumu temizlemeye kalkanlara ve korkaklar...

'Çatlı kirli değil'

S.A- Peki eline bir süpürge alıp, kirlenmişlikleri sen de temizlemek istemez misin? Gerçekten bir şeylerin kirlendiğini 21 yaşında bir genç olarak sen de hissetmiyor musun?

G.Ç- Kirlenmiş şeyler vardır ama bu Abdullah Çatlı değil.

S.A- Nedir mesela. Senin gözünde nerelerimizden kirlendik? Bu ülke nerelerinden kirlendi. İnsanlarımız niye kirlendi. Yüreklerimiz niye kirlendi?

G.Ç- Biz biraz eşitlik ilkesini unuttuk. Toplum birçok uçurumlara sevk edilmiş durumda. İşte zenginler, fakirler, orta sınıfta olanlar, zavallı olanlar. Onlara çok kızıyorum.

S.A- Kimlere kızıyorsun?

G.Ç- Uçurumları yaratanlara, insanlar arasında.

S.A- Kim yaratıyor onları sizce?

G.Ç- Kim yaratıyor demeyeceğim de. Bu hayatın gidişatı zannedersem. Hepimizin bildiği gibi zaten toplumun en büyük sorunu maddi açıdan. Çünkü Türkiye öyle bir dönemece girmiş durumda.

S.A- Çok mu maddiyatçı olduk?

G.Ç- Maalesef. Bizim 80 yıllarında bıraktığımız Türkiye böyle değildi.

S.A- Nasıldı 80 yıllarında?

G.Ç- Vefa sözcüğünü unutmamıştık, vefalıydık. Daha çok inançlıydık. Gelenek göreneklerimize daha çok bağlıydık. Daha güzel bir toplumduk, biz mesela şimdi taklitçiliği ön planda tutuyoruz. Taklit etmemiz gereken bir şey varsa o da kendi örf ve adetlerimizdir, varmak istediğimiz bir şey varsa ancak bunla ulaşabiliriz. Taklit ederek ancak komik duruma düşeriz.

Mevlitteki Gökçen

S.A- Peki 65 gündür Çatlı Ailesi niye sustu? Gökçen Çatlı niye sustu? Sadece 40'ıncı gün mevlitinde bağıran, haykıran, babam bize onurunu bıraktı diye feveran eden bir genç kız imajı var toplumda, niçin sustun ve neler düşünüyorsun bu kadar zaman geçtikten sonra?

G.Ç- Babamın bize öğrettiği birtakım düşünceler vardı, istemeden öğrettiği, bizim gördüğümüz düşünceler vardı, çünkü bize hiçbir zaman bir şeyi empoze etmedi babam, sabretmeyi öğretti. Peygamber sabrı vardı babamda. Biz de onun yanında kala kala sabretmeyi öğrendik. Başkalarının komik söyleşileri yanında biz de kervana katılmak istemedik. Zaten çok bitkindik, söyleyecek kudretimiz yoktu. Ondan sonra babamın 40'ıncı gününde kameralar karşısında bağırmam. Ben aslında bağırmadım kameralara karşı, öyle lanse edildi. Orada biraz sinirlendim, kendimden geçtim haliyle artık inşallah insanlar bunu hoşgörürler. Babamız hakkında yalan yanlış bir sürü şey söyleniyor, orada ben doğruları söyledim. Bazıları kalanlara miras bırakır, oysa benim babam, şanlı ismi gururu bıraktı dedim. Ben burda duygularımla hareket etmedim, mantığımla hareket ettim. Babam bize utanacak bir şey bırakmadı.

S.A- Yanılmıyorsam İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü'nde okuyorsunuz. Bu olaydan sonra sınıfa girince arkadaşlarının, öğretmenlerinin, komşularının davranışlarında herhangi bir değişiklik oldu mu?

'Korkak bir toplum'

G.Ç- Siz sorduğunuz için düşünüyorum, daha önce düşünmemiştim, yakın çevrem nasıl davranıyor diye. Bu olay olmadan önce insanlar bizi Özbay Ailesi olarak tanıdı. Özbay Ailesi'nin kişiliğine göre bize cevap verdiler. Hiçbir ters tepki görmedim ben. Ne çok pozitif ne çok negatif, ılımlıydı. Yani bir de zannedersem, biz Türk toplumu olarak korkak olmaya başladık.

S.A- Neden korkuyoruz?

G.Ç- Neden korkuyoruzdan önce şunu söyleyeyim, düşüncelerimizi açığa vuramıyoruz. Belki sınıfın, okulun yüzde 50'si babam gibi düşünüyor ama bunu dışarıya atamıyor. Geriye kalan kısmı da tersine düşünüyor bunu da atamıyor. Ortada kalmış toplum. Buna da üzülüyorum.

"Babam Uğruna Bir Daha Olacak"

S.A- Bir yazı vardı onu okuyacaktınız bize.

G.Ç- Ben bu kitabı babamın olayından sonra yazma kararı almadım. 7-8 seneden beri ben kitap yazmayı düşünüyorum. Kitabın başlığı da "Babam uğruna bir daha olacak" kitabın başlığını da babamın 40'ıncı gününde attım. Zannedersem en doğru başlık da bu olur.

Anlamanız için söylüyorum, buradaki 4 satırlık olayda annemle karşılıklı konuşuyoruz. Biraz karışık olabilir;

"Anne bacaklarım ağrıyor, az kaldı bak ışığı görünüyor, benim boyum kısa olduğu için öğremiyorum. Nefesini konuşmaya harcama biraz daha hızlı koş. Bir ilkbahar gecesiydi, bundan 7 yıl önce yeni bir şans belki, belki kimbilir?

Telefon kulübesine 1-2 metre kala düştüm. Annem beni kaldırmadan numarayı çevirdi. Ben ise gecenin karanlığında yanıma sinsi sinsi yaklaşan köpekleri izliyordum. Titremekten elimdeki kanı temizleyemiyor, köpekleri kovmak için ayağa kalkamıyordum. Annem çok heyecanlıydı. Konuştuğu her kimse annemin beklediği cevabı vermemişti. Uzun saçlarını avuçlayarak yere çömeldi. "Neden neden" diye haykırdı. Eve gelmemiz, gitmemizden daha kısa sürede olmuştu sanki. Anne anne, diyen kardeşim henüz 8 yaşındaydı Bir amca aradı. Soluk soluğaydı. İyi olduğunu, kaçtığını söyledi. O an annemde şimdiye kadar hiç görmediğim bir mutluluk ifadesi oluşuverdi. Annem mutluydu, çok mutluydu, bir ilkbahar gecesiydi belki, belki bir şans, yeni bir hayat kim bilir? Babam uğruna ne ilk ne de son defa.

Günlükten kitaba

S.A- Bu güncenizden alıntı mı yoksa olaydan sonra mı yazdınız?

G.Ç- Olaydan sonra yazdım. Günlüğümü okurken karar verdim, kitaba bu şekilde başlamaya, çünkü 86 senesinden beri günlük tutuyorum, geçmişe hepimiz çok önem veriyoruz. Bazı şeyleri ölümsüzleştirmek istedim o yüzden.

S.A- Onunla ilgili bütün gazeteleri okuyor musunuz? Arşivliyor musunuz?

G.Ç- Evet, hepsini.

S.A- Kitap...

G.Ç- Yanlış, doğru bir kitap olacağını sanmıyorum. Çünkü anlattıkları insan Abdullah Çatlı değil, anlattıkları insan kendi kafalarına göre uydurdukları bir cani. Ama ben gazeteleri okurken anllattıkları kişi benim babam değil, kendi yorumlarıyla görmek istedikleri insanı anlatıyorlar.

S.A- Babanın, senin çocukluk yıllarına rastlayan, çok ağır geçen -çünkü gurbet cezaevinde- cezaevi günleri var, biraz bahseder misin, görüşlere gider miydiniz? Neler konuşurdunuz?

G.Ç- Babam Paris'te hapishanedeyken haftada 3 gün giderdik, evimize uzaktı. Banliyo treniyle giderdik. Başta dışarda, uzun saatler beklerdik, karda ya da sıcakta, elimize numara verirlerdi. Gardiyan çıkıp 50'den 400'e kadar olan numaralar içeri girsin derdi. Bundan sonra asıl güvenlik sistemleri ve ıstıraplı zamanlar başlıyordu. Çünkü içerde çok kötü durumda olan insanları görüyorduk, neyse o demir kapıdan içeri girdiğimizde çok karanlık bir bekleme koridoru vardı. Orada yine 1-2 saat bekliyorduk. Ondan sonra 7-10 tane kapıdan geçiyorduk. ondan sonra küçücük odacıkların bulunduğu mekana geliyorduk. Kirli bir cam arkasından babamızı görebiliyorduk.

S.A- Açık görüş oluyor muydu hiç?

G.Ç- 2 ayda bir özel isteğe bağlı olarak açık görüş veriyorlardı. Yuvarlak bir masanın etrafındaydı, yani öyle samimi olamıyorduk.

S.A- Yani şöyle sıkıca bir kucaklayamıyor muydu sizi?

G.Ç- Anca geldiğinde ya da giderken, aralarda yasaktı.

S.A- Başınıza birini mi dikiyorlardı? Gardiyanlar ne anlayacaklar ki siz Türkçe konuşuyordunuz?

G.Ç- Zaten her yerde mikrofonlar vardı zannedersem, dinleyiciler vardı. Galiba. Her masa başına 1-2 gardiyan düşüyordu.

Tahliye günü

S.A- Peki tahliye olduğu gün kaç yaşındaydın?

G.Ç- 13 yaşındaydım. Paris'teydim.

S.A- 2 ayrı cezaevinden çıkışı var değil mi? İlk hangisiydi?

G.Ç- İlki Paris'te, 13 yaşındaydım. 2'ncisi İsviçre'deydim. 15 yaşına gireli 1 ay olmamıştı.

S.A- Paris'teki tahliye gününü anlatır mısın bize?

G.Ç- Tahliye gününde fazla mutlu olmadık. Çünkü oradan İsviçre'ye veriliyordu. İsviçre'de 15 yılla yargılanacaktı.

S.A- Yani hiç eve gelmedi, İsviçre'den tahliye edildikten sonra esas özgürlüğüne kavuştu öyle mi? İsviçre'den pek tahliye olmuyor ya firar etti diyelim şuna. İlk nerede gördünüz sokakta, cezaevi yıllarından sonra.

G.Ç- Evimize geldi.

S.A- O andaki duygularınızı merak ediyorum, birden bire kaç yıl sonra...

G.Ç- 7...

S.A- 7 yıl sonra mikrofonlar, gardiyanlar yok, babanız evin içinde, nasıl bir hava esiyor?

G.Ç- İnanamıyorduk, zaten o heyecanla 3 sene yaşadık.

S.A- Yani kapıyı çaldı, girdi mi? Yoksa biliyor muydunuz, bekliyor muydunuz geleceğini?

G.Ç- Bekliyorduk tabii. Bir kere telefonla görüşüldü, zaten telefondan 3-4 gün sonra geldi. Hazırlıklar yapıldı. Onu ilk gördüğüm an ağladığımı hatırlıyorum, sevinçten. Baba diyecek biri vardı karşımda. Gerçekten mutlu olduğumuzu hatırlıyorum. Ama bunu 65-70 milyona anlatmak çok güç.

B.A- Kendi yüreğinle sahbet ediyormuş gibi anlatmayı dene.

G.Ç- Zannedersem her şeyin bittiğini artık benim de, kardeşimin de yanıbaşında, herkesin nasıl babası varsa, bizim de en doğal hakkımızın geldiğini düşündüm. Babam yanımdaydı ve hiçbir zaman gitmeyeceğini zannettim. Bir daha onu elimden almamaları için kendi kendime savaşlar verdim. Kendi içimde ama gitti.

S.A- Son konuştuğunuz, biraz zor ama...

Son konuşmalar

G.Ç- Evin içinde tavla oynadık ve vefat etmeden 2 hafta önce kardeşimin özel isteği üzerine babam bizi gece dışarı çıkardı. Cumartesi gecesiydi. Pazar akşamı hepimiz oturma odasına toplandık ve orada konuşmaya başladık. En son konuşmamız buydu. Orada babama şunu söyledim. "Baba" dedim. "Biz birbirimizi, düşüncelerin aştığı kadar, şu kelimelerin yetmediği kadar, şu kalbin taşıyamadığı kadar çok çok seviyoruz değil mi" dedim. O da sadece kafasını salladı. "Baba ne olur kendine çok dikkat et" dedim. "Şimdiye kadar biz birbirimizi gözümüzden bile sakındık" dedim. "Lütfen bundan sonra da şimdiye kadar olmadı ama her şey rayında gitsin" dedim. Bilmiyorum neden ama o gece helalleştik. Zaten babam Pazartesi evden çıkmadan önce annemle helalleşmişti. Bizim omuzumuzda bir sürü yük olduğunu söylemişti ve hiçbir zaman hakkımızı ödeyemeyeceğini söyledi. Biz de söyledik. Çünkü bize hayatı öğrettin dedik. En son konuşmamız buydu.

S.A- Peki o acı olayı nasıl öğrendiniz?

G.Ç- Ben ders çalışıyordum. Annemle kardeşim TV seyrediyorlardı. Kapı çaldı. Bir aile dostu geldi bayan. Kendisi hamileydi o zaman. Çok telaşlıydı, ben hâlâ ders çalışıyordum. Kafamı kaldıramadım o an. Kardeşim geldi yanıma, ağlıyordu, "Abla" dedi. "Babam kaza geçirmiş, çok ağırmış" dedi. Hemen yerimden kalktım. Oturma odasına geçtim. Hiç kimse hiçbir şey bilmiyordu o an. O bayan da vefat ettiğini bilmiyordu. Bu olay 20.00 sularında oluyor. Aradan 3 dakika geçmeden kapı çaldı. Ali Abi'nin (Yasak Ali) eşi geldi.

S.A- Drej Ali'nin mi yani?

G.Ç- Evet, onun yüzü çok solgundu, titriyordu, içeri girdi. Bize hiçbir şey belli etmedi. Ali Abi'yle bir telefon konuşması geçti aralarında. Ondan sonra yerine oturdu, anneme bakaraktan "Meral" dedi ve ağlamaya başladı. Biz tabii anladık babamın artık aramızda olmadığını, ondan sonra hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey çığlıklar. Ben bunun bir oyun olduğunu sandım ilk başta bütün ailemiz gibi. Belki özgürlüğüne kavuşmak için böyle bir şey yaptı dedim. Ve hâlâ da inanmıyorum. Bir tek zaten destek aldığım yön şu; öbür dünyada nasıl olsa görüşeceğiz, bu dünyada yaşanan olaylara bakarak yalan olduğuna inanıyorum, babama elveda demiyorum. Demiyoruz. Öbür dünyada görüşmek üzere bütün sevaplarıyla. Bu kadar.

Eşi ne diyor?

S.A- Meral Hanım başınız sağ olsun diyorum biraz gecikmeli ama siz bu güne kadar hiç televizyon kamerasına karşı konuşmadınız. Bilemiyorum ne söylemek istersiniz?

Meral Çatlı (M.Ç)- Çok teşekkür ediyorum baş sağlığınız için. Kızım Gökçen çok güzel ifade etti duygularını bunun haricinde bir şey söylemek istemiyorum.

S.A- Peki biz onun duygularını paylaşalım, sizin ağzınızdan evin içindeki Abdullah Çatlı'nın kim olduğunu insanlara bir de bu yönüyle anlatalım.

M.Ç- Mükemmel bir eşti, harika bir babaydı. Anlatımı çok zor. Suya benzetiyorum ben eşimi.

S.A- Çok uzun yıllar bir yastığa baş koydunuz?

M.Ç- Muhakkak, 22 yıllık evliliğimiz 26 yıllık beraberliğimiz var.

S.A- Nasıl tanışmıştınız?

M.Ç- Okulda, aynı mahallenin çocuklarıydık.

S.A- Nevşehir'den. Nasıl bir görücü oldu mu yoksa?

M.Ç- Hayır, birbirimizi çok sevdik.

S.A- Nasıl hemen verdiler mi sizi?

M.Ç- Yok, iki sene nişanlılıktan sonra.

S.A- Sizi hiç üzdü mü?

M.Ç- Hayır asla.

S.A- Bir taraftan da çok, tam bir Anadolu kadını gibi bir tip çizdiniz, çünkü gerçekten çok zorluklarını da paylaştınız onunla kaçak günlerini, sürgün günlerini, cezaevi günlerini bu gerçekten bir Anadolu kadını. Kısaca sizden dinleyelim.

M.Ç- Benim yaptığımı her kadın yapardı. Anadolu kadını, şehir kadını diye ayırmamalı. Seven sadakatlı her kadın yapardı, ben de seviyordum. Yaptığımı abartmıyorum.

S.A- Hiç pes ettiğiniz, bıktığınız oldu mu?

M.Ç- Asla, yaşadığımız hayat bıkılacak bir hayat değildi. Sevgi vardı, saygı vardı, ben öyle görüyorum.

S.A- Gencecik pırıl pırıl çocuklarınız var, neyi paylaşıyorsunuz onlarla?

M.Ç- Sevgiyi, dostluğu, her şeyi.

S.A- Bütün bu yazılan çizilenler sizi örseliyor mu efendim?

M.Ç- Muhakkak, onun için suskun kaldım, herkes konuşsun, herkes söylesin, muhakkak ki zamanı gelecektir, en son konuşan ben olayım istedim, ama yine de konuşmak istemiyorum.

S.A- Ne haykırmak istiyorsunuz?

M.Ç- Gökçen biraz önce okudu. Kocam devlet için mücadele etmiş biri, bunu benim ağzımdan değil kendileri fark edip, kendileri konuşsunlar.


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır) YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.