kapat

04 OCAK 1997 CUMARTESI

Can Ataklı


Yılmaz'ın canlı yayında yaptığı ilginç itiraf!

Seçimlerden önce ANAP çevrelerinden aldığım bir eleştiri vardı. Diyorlardı ki "Can Ataklı Tansu Çiller'i tutuyor. Bu nedenle da Yılmaz'a ağır eleştirilerde bulunuyor."

Buna karşı pekçok yazı yazmaya çalıştım. Eleştiriye tahammülü olmayanların ve seçimleri kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için yönlendirmeye çalışanların oyunlarını ortaya sermeye çalıştım kendimce.

Seçimlerde oyumu Çiller'e vereceğimi de açıkladım. Ancak bunun maddi gerekçelerini de açıklamaya çalıştım.

İşin özü şuydu: Bana göre Türkiye bir yol ayrımına gelmişti. Bir yanda mevcut statükonun devamını isteyen, demokrasi ve hukuk sistemini kurum ve kurallarıyla kabul etmek yerine, bunu kendi çıkarlarına uygun hale getirmeyi amaçlayan, insan hak ve özgürlüklerine değer vermekten yana olmayan, rekabetin itici gücüne inanmayan, Türkiye'nin dışa kapalı ekonomisinden yarar sağlayan çevreler var.

Bir de Türkiye'nin dünyaya açılmasını isteyen, demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla egemen olmasını, hukuk devleti ilkelerinin yerine getirilmesini amaçlayan, insan hak ve özgürlüklerine saygı duyulmasına inanan, rekabeti körükleyen bir çevre var.

Ben bunlardan ikincisinin gerçekleşmesini istiyordum ve istiyorum.

Soruna bu çerçeve içinde bakınca Yılmaz'ın daha ziyade statükocu kesimin sözcülüğünü yaptığını, bu ülkülerimin gerçekleştirilmesinde Çiller'in daha önde olduğunu düşünüyordum.

Söz ve davranışlarından hareket ederek, Yılmaz Avrupa Gümrük Birliği'ne ve hatta Avrupa Birliği'ne karşı olduğu izlenimini edinmiştim.

Yılmaz ise bu eleştirilere karşılık tam tersini savunuyor ve "Gümrük Birliği'ne taraftar olduklarını, asıl amaçlarının Avrupa Birliği olduğunu" üstüne basa basa söylüyordu.

Yılmaz ekranda

Ama önceki gece Kadir Çelik'in Objektif'inde Yılmaz, artık bilerek mi bilmeyerek mi Gümrük Birliği konusundaki gerçek fikrini açıklayıverdi.

Kadir Çelik konuyu ısrarla Susurluk'a çekmeye çalışırken Yılmaz bir anda "Aslında bugün bunları değil Gümrük Birliği'ni konuşmamız gerekti. Çünkü Gümrük Birliği'ne gireli bir yıl oldu" dedi.

Ben de "Keşke" diye içimden geçirirken, Yılmaz bana göre akılalmaz bir söz söyledi: "Gümrük Birliği bize ucuzluk olacak diye takdim edilmişti. Durum ortada. Gümrük Birliği ile ihracat artacaktı, oysa dış ticaret açığı şu kadar" dedi.

Yanisi şu: Gümrük Birliği iyi birşey değil, Türkiye'ye zarar verir.

Şimdi bu sözlerin anlamı nedir?

Ucuz popülizm

Sanki Gümrük Birliği bilinmedik bir şeydi ve Çiller herkesi kandırıp bu anlaşmayı imzalamıştı.

Sanki Gümrük Birliği Türkiye'nin bir önemli meselesi değildi de, Çiller'in bir kaprisiydi.

Aslında Yılmaz bu sözleriyle bir gerçeği açığa çıkarmış oldu bana göre. Yılmaz ve destekçileri Gümrük Birliği'ne de Avrupa Birliğine'de karşıdırlar. Ancak Türkiye'nin yükselen çizgisinin önünde duramayacaklarını hesaplayarak "yandaş" gibi göründüler. Yılmaz ve destekçileri Avrupa Birliği'ni göklere çıkardılar, Türkiye'nin asıl hedefi olarak sundular.

Çünkü Gümrük Birliği'ni savunan ve Türkiye'yi bu anlaşma çerçevesine sokan Çiller'in bundan prim alacağını hesaplıyorlardı.

Şimdi Gümrük Birliği'ne girmiş durumdayız. Artık bu konuda popülizme sapmanın faydası kalmadı.

Peki insanların beğenmedikleri düşünceleri sırf "puan getirsin" diye savunmuş olmaları dürüstlük mü oluyor?


Mesut Bey atakta dedikoduya devam

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; Mesut Yılmaz son bir iki gündür atağa kalktı.

Yılmaz, muhalefeti becerememe eleştirilerine nazire yaparcasına son iki gündür birkaç TV kanalında birden canlı yayınlara çıkıyor.

Özellikle "Ben Susurluk olayı kime kadar gidiyorsa ona kadar gitmesini ve olayın açığa çıkmasını istiyorum. Aynı şekilde ileriye değil geriye yönelik olarak da herşey araştırılsın, benim dönemime de bakılsın" derken kamuoyundan puan kazandığını söylemek gerek.

Yılmaz bu cümleleriyle, sanıyorum Susurluk olayından bu yana ilk kez "olumlu" ya da "ciddiyeti olan" sözler söylemiş oldu bana göre.

Ancak bu konuda ne kadar samimi olduğunu tam anlamış değilim. Çünkü, gerçekten etkili ses tonuyla önemli saptamalar yaparken, çelişkili sözlerine de devam ediyor.

Dedikodu sevgisi

Öncelikle şunu söylemeliyim: Yılmaz dedikoduyu seviyor. Bunu da sık yapıyor. Dedikodu sözünü bir hakaret, bir küçültme olarak kullanmak istemiyorum.

Yılmaz siyasi rotasını çizerken somut bilgilerin yanısıra duyumlara da çok güveniyor.

Ancak burada bir sorun var. Duyumlar, eğer gerçekten doğruysa, hedefi zayıflatır. Elinizde hiçbir belge olmasa bile, eğer karşı tarafın bir hatasını, bir yanlışını söylüyorsanız, onları sindirebilir, korkutabilir, panikletebilirsiniz.

Bu anlamda, duyumlara dayalı beyanlar bazı anlarda etkili olabilir.

Ancak duyumlarınız gerçeği yansıtmıyorsa ya da doğru olan bu duyumlar karşı tarafın kalkanlarını indiremiyorsa, sizin inandırıcılığınız yara alır.

Benim kişisel izlenimlerime göre Yılmaz doğru-yanlış her duyumu değerlendirmek ve ortalığı bulandırmak istiyor.

Önceki gece Show-Tv'de Kadir Çelik'in sorularını yanıtlayan Yılmaz bir iki kez önemli çelişkilere düştü.

Bant var mı?

Örneğin, Yılmaz'ın diline pelesenk yaptığı "belge" olayı giderek bir fiyaskoya hatta skandala dönüşüyor.

Yılmaz 40 gündür elinde belge olduğunu söylüyordu. Video kasetten, ses bantlarından, zabıtlardan söz etti. Ama bunların hiçbirini ortaya koymadı.

Kadir Çelik Yılmaz'a "Bant var mı?" diye sordu.

Yılmaz "Bana intikal eden ses bandıdır" cevabını verdi. Çelik üsteledi "Gerçekten bu bantlarda itiraf söz konusu mu?" diye.

Yılmaz duraladı, ne diyeceğini bilemedi ve "Ben bant falan dinlemedim" dedi.

Şimdi düşünün Allah aşkına. Son derece önemli bir konuda elinize bir ses bandı "intikal" ediyor. Siz bunu günlerce kamuoyuna açıklıyorsunuz ama dinlemiyorsunuz.

Bu normal mi? Yoksa 60 milyon insanı aptal yerine koyma kurnazlığı mı?

Yazıcıoğlu olayı

Yılmaz'ın Yazıcıoğlu konusunda da çelişkili sözleri var. Bir kere Yazıcıoğlu, sözüne çok güvendiğim bir insana "Ben Mesut Yılmaz'la, Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra hiç görüşmedim" demişti. Bunun doğru olmadığı daha sonra verdiği resmi ifadelerde ortaya çıktı.

Mesut Yılmaz da ilk başlarda bilgileri Yazıcıoğlu'ndan aldığını söylüyordu. Sonra bu söylemini değiştirdi, duyumlardan söz etti.

Önceki gece çıktığı TV kanallarında ise Yazıcıoğlu ile görüştüğünü söyledi. Ancak burada da herkesi aptal yerine koydu. Meğer Yazıcıoğlu Yılmaz'a "üç özel tim görevlisinin katil olduğunu" söylememiş ama yalanlamamış da. Ayrıca "Benim size bilgi vermem meslek suçu işlemem demektir" diyerek ayrıntılı bilgi vermekten de kaçınmış.

Hepimiz aptalız ya.

Bu yazının sonu

Israrla yazmaya çalıştığım konu şu: Susurluk olayı ile "bilmesi gereken herkesin bildiği" bir pislik su yüzüne çıktı. Devletteki bu kirlenmenin mutlaka temizlenmesi gerek. Ancak Yılmaz'ın asıl amacı temizliğe giden yolu açmak değil, bütün olayları bir kişiye fatura etmek.

Oysa herşeyi bir kişiye yıkma telaşından vazgeçip gerçekten olayın üzerine gidilebilse, sonuca hızlı ve emin bir şekilde ulaşacağız.

Yaygın kanı, Yılmaz'ın ANAP'a lider olduğu günden beri siyaseten gerilediğidir.

Yılmaz şimdi bir atağa kalkmak istiyor. Ancak bu atağında da yenilik yok.

Yine duyumlar ve kişisel düşmanlık var.

İşimiz çok zor.


Basın özgürlüğüne ve demokrasiye saygı böyle olmaz

Aralık ayının son günü, yani Yılbaşı gecesi Refah Partisi'nin yan kuruluşu Milli Gençlik Vakfı, yılbaşı kutlamalarına alternatif olarak bir gece düzenlemişti. Herşey iyi giderken ortalık bir anda karıştı, basın mensuplarıyla seyirciler arasında kavga çıktı.

Önceki gece Kanal 7'de haberleri izliyordum. Ekrana o geceki olaylar geldi yine. Programın sunucusu Ahmet Hakan İsmail Hakkı Turunç'la telefon bağlantısı kurdu. Turunç geceyi düzenleyen kişi. Dedi ki "O gece iki provakatör salona girmişti. Fetullah Erbaş konuşurken bu iki kişi üzerinde ne yazdığı bile belli olmayan bir pankart açtılar. Basın mensupları da bunu görüntülemek istedi. Kendilerinden bu görüntüleri almamalarını rica ettik. Ama onlar provakatörlerin istediğini yapmış oldular."

Özü şu: Sadece bizim istediğimiz görüntüleri çekebilirsiniz.

İşte Refah ve yandaşlarında yıllardır eleştirdiğim bu. Bir yandan demokrasi diyorlar, diğer yandan da sadece kendi görüşlerinin ortaya atılmasını istiyorlar.

O gece halka açık bir gece. Gazeteci halka açık bir toplantıda olan herşeyi görüntüler ve yazar. Buna ambargo ya da sınır koymak demokratik bir ülkede kimsenin haddi değildir. Refah ve gibilerin maskesi bir kere daha açığa çıkmış oldu.


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır) YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.