kapat
E-gazete
|
Sarı Sayfalar
|
Arşiv
|
Üye Ol
|
Üye Girişi
|
Okur Temsilcisi
|
English
|
Kırmızı Alarm
  
12 Kasım 2008, Çarşamba
Sabah
 
Haberler Spor Günaydın Ekler Dosyalar Servisler Multimedya Astroloji Kültür-Sanat İşte İnsan Çocuk Kulübü Çizerler
Sabah Günaydın Cuma Cumartesi Pazar Buzz
 
24 Saat
24 Saat
ERGUN BABAHAN

Sevsen de terk et

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün Brüksel'de ulus devletin kuruluşuyla ilgili yaptığı açıklamalar büyük yankı yarattı.
Mübadele olmasa nasıl bir Anadolu'da yaşardık sorusunu seslendirdi Gönül.
Ama asıl tepkiyi Ermeni tehciriyle ilgili sözleri çekti elbette.
Farklı bir amaçla söylenmiş olsa da bu sözler Türkiye'nin yakın tarihiyle ilgili bir gerçeği yansıtmaktadır.
İttihat ve Terakki'den başlayıp Cumhuriyet'i kuran kadrolarca da kabul edilen Anadolu'yu Türkleştirme projesinin hayata geçirilmesidir bu.
Bugün Gönül gibi, "Bu mübadele ve tehcir olmasa, Balkanlar gibi olurduk" görüşünü savunanlar var.
Türkiye ve Yunanistan insanlara büyük acılar da yaşatsa, mübadeleyi o çağın koşullarında insani denebilecek koşullarda gerçekleştirmiştir.
Lozan'daki görüşmelerde en büyük anlaşmazlık, İstanbul Rumları'nın mübadele kapsamına alınıp alınmamasında yaşanmıştır.
Bu mesele daha sonra Menderes Hükümeti döneminde, 67 Eylül olayları sırasında halledilmiştir.
Bu konuda daha detaylı bilgi isteyenler Onur Yıldırım'ın İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan "Diplomasi ve Göç" isimli kitabına bakabilir.
Yıldırım bu önemli çalışmasında her iki taraftaki dar görüşlülüğü yansıtıp mübadele pazarlığını detaylarıyla anlatıyor.
Göç ve tehcir aslında ulus devlet kadar milli burjuvazi yaratılması süreciyle de ilgilidir.
İttihat ve Terakki'den başlayarak Levantenlerin, Ermenilerin, Rumların ekonomi ve finans alanındaki hâkimiyetleri kırılmaya çalışılmış ve bunda başarılı olunmuştur.
Türkiye'de burjuvazi diyebileceğimiz sınıfın hâlâ her şeyi devletten beklemesinin tek nedeni de budur, devlet kucağında biberonla büyütülmüş bir burjuvazidir bu ve devletten bağımsız karar alma kabiliyeti yoktur.
Konumuza dönecek olursak, Gönül yakın tarihle ilgili bir gerçeği dile getirmiştir ama bu topraklarda gerçeklerin dile getirilmesinden hoşlanılmaz.
Atatürk'ün bir tabu olarak kalması istenilir, insan yönünün öne çıkarılmasından, yalnızlığının, öfkelerinin, umutsuzluklarının dile getirilmesinden hoşlanılmaz.
Oysa onun mücadelesini anlamlı kılan da bu insani yönüdür.
Umutsuzluğa kapıldığın anda bile mücadeleyi bırakmamak bir erdemdir, zafiyet değil.
Biz imparatorluk coğrafyasında kurulmuş bir devletiz.
Her imparatorluk gibi geçmişimizin karanlık yönleri vardır ama tarihi sadece bir açıdan değerlendiremeyiz.
O günün koşullarını, dünyadaki eğilimleri yok sayarak bir değerlendirme yapamayız.
Ama işe gerçeği tartışmakla başlayabiliriz.
İyisiyle, kötüsüyle bu bizim gerçeğimizdir, onu görmek yarınlarda yanlışlar yapmamızın önüne geçer en azından.
Tarih iyi okuyana en iyi öğretmendir.