kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 8 Mart 2008, Cumartesi
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
ABC
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

'Dışarıda bahar geldi...'

Başka birçok şiir var ama o heyecanı, tok sesi, dik kafalılığı yansıttığı için midir, yoksa ilk kez ortaokulda biraz da yasak-gizli bir biçimde okuduğumdan belleğime kazındığından mıdır bilmem ama şu sıralar etrafı sis bastıkça, Boğaz'ın karşı kıyıları kayboldukça ben içimden Nazım Hikmet'in "dışarıda bahar geldi karıcığım, bahar" dizelerini mırıldanıp duruyorum. Tam onu bitiriyorum ki, bu defa da Şubat 1947'de yazdığı "dağlardan inip yayılan bu duman/kış dumanı değil artık" diye başlayıp "lakin bahar geldi demektir" diye biten Bahar isimli şiiri başlıyor kafamda.
Evet, bahar geliyor. Her ne kadar biz savaş, kavga, dövüş, sövgü, gerilim, çatışma, kan ve gözyaşına batmışsak da dışarıda ağaçların uçlarında birer kurşun gibi sivrilen tohumlar, çalıların ucunda ışımaya başlayan renkler, tutunduğu incecik dalı sarartan mimozalarla, geliyor bahar.
İsrail Filistin'in boğazında, Filistin İsrail'in kalbinde. Bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, dünya neredeyse bir mega hapishaneye dönüşüyor. Ama dışarıda bahar geliyor.
Türkiye, Kuzey Irak'a giriyor ve çıkıyor, muhalefetle ordu çatışıyor, şehit cenazeleri kaldırılıyor. Ama dışarıda bahar geliyor.
Danıştay zorunlu din dersini eleştiriyor, Diyanet İşleri Başkanı buna karşı çıkıyor, Aleviler hakkı hukuku tanınmayan bir beş milyonluk kitle olarak toplumda yaşamaya devam ediyor. Ama dışarıda bahar geliyor.
Ne yapacaksınız?
İnsan zihni kaçışların odağıdır. İnsanın en büyük ve kötü iki huyundan birisi alışmak, diğeri unutmaktır . İkisi de kaçışın ve acıdan kurtulmanın aracıdır. Fakat soru, nereye ve nasıl kaçacağınızdır.
Doğa büyük bir ilaçtı. Fakat yok edildi. Gene de doğadan uzak düşmenin tek nedeni bu değil. Doğayı yaşamasını bilmemektir doğadan kopmak. Tanpınar, güzel bir günde yazdığı mektupta, dostuna, ah diyordu, insan hep tabiatla meşgul olabilse. Evet, bakmasını, görmesini bilenler için doğa hala bir yerlerde duruyor. Sorun belki de bizdedir: iç mekanlara sıkıştığı için ufku, çevreyi görmeyi unutan bizlerde.
Bir de bellek var tabii... Onu da elimizle kazıya kazıya bitirdik. Neyi olursa olsun, yıkmak, sonunda belleği yıkmaktır. Bugünkü insanın en büyük gerçeği bu. Boş, kupkuru, tamtakır bir belleğe sahip olmak. Hiçbir şey hatırlamamak ve her şeyi hatırlamamak üzere yaşamak. Şimdinin ötesine geçememek. Yarını yarında kurmak ve bitirmek. Kendi kendimizin "terminatörüyüz" belki de, hiç farkında olmadan.
Ama yine de bir yerlerden bir şeyler hatırlatılıyor insana.
Günlerdir İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür AŞ' nin bastığı II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları albümüne bakıyorum. Bir kitabın baskısı, cildi ile bu kadar muhteşem olabileceğini düşünmek, hele bendeniz için mümkündür ama bu, onu elime alınca zevkten erimeme mani değil. Bir de içeriği... Şimdi olmayan, hayli değişmiş, o İstanbul. Yoksa diyorum, çılgınca bir iş yapsam ve bu fotoğraflardaki İstanbul'u aramaya mı çıksam? Ya da yeni bir kitap yapılsa ve o mekanların bugünkü görüntüsünü eskileriyle yan yana getirse...
Öteki kitap başka bir macera. Yıllardır yayınladığı birbirinden nefis kitapları izlediğimiz Ahmet Ertuğ bu defa Efes'i görüntülemiş. (Ertuğ&Kocabıyık Yayınları). Kulağımızın dibindeki yerin binlerce yıl ötesini bize gösteriyor. Dış dünyası, harabeleri bir tarafa, o ev içi resimleri bir alem. Bir duvara Sokrates resmedilmiş. Şişman, göbekli Sokrates'in kırmızı zemin üstündeki resmi günlerdir masamın üstünde açık duruyor. Ona baktıkça aklımdan ortaokul yılları geçiyor. Elimde Platon'un diyalogları, antik Yunanca öğrenme heyecanım.
Zaman gölünde başımı sudan çıkarıyorum: etrafta savaş, kan, gözyaşı, dışarıda bahar var!