kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 13 Ocak 2008, Pazar
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
Kanal 1
ABC
ERDAL ŞAFAK

Diyarbakır Cezaevi

21 Ekim 2007'deki Dağlıca baskınında kaçırılan 8 erin bağlı olduğu 3'üncü Motorize Piyade Taburu'nun Komutanı Topçu Yarbay Onur Dirik ifadesinde "Mardinli er Ramazan Yüce'nin vatanına ve birliğine ihanet ettiğini" söyledi.
Müebbet hapis talep edilen Ramazan Yüce'yle ilgili olarak PKK karşıtı Rızgari örgütünün sözcüsü "Nasname" sitesinde önemli bir bilgi açıklandı. Sitenin yöneticisi Şükrü Gülmüş'ün kaleme aldığı "Diyarbakır zindanı ve kır saçlı adam" başlıklı yazıda Ramazan Yüce'nin babası Hüseyin Yüce'nin 1984'te Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nce PKK'ya yardım ve yataklık suçundan Diyarbakır Kapalı Cezaevi'ne gönderildiği belirtildi.
Gülmüş yazısını Diyarbakır Cezaevi'nin 35 numaralı koğuşunda çekildiğini belirttiği bir fotoğrafla destekledi, "Ortadaki kır saçlı adam Hüseyin Yüce'ydi" dedi ve ekledi: "Uzun yıllardır haber alamadım. Hüseyin Amca yaşıyor mu? Hiç sanmıyorum. Yaşasaydı eşinden önce çıkar, oğlunu savunurdu. Vefat etmişse mekânı cennet olsun."
Gülmüş dün siteye yazısındaki eksiklerini tamamlayan, hatalarını düzelten bir yazı daha koydu. İsveç'te yaşayan bir Kürt yazarın "Diyarbakır Zindanı ve Devrimciliğimiz" adlı kitabına dayandırdığı düzeltmesi şöyle:
"Diyarbakır Cezaevi'ndeki 1984 direnişi çok kanlı ve zorlu geçti. Biz 30-40 kişiyi 16'ncı koğuşa aldılar. Hüseyin Yüce de içimizdeydi. Koğuşta kaldığım iki-üç ay içinde cezaevi idaresi onu bazen çağırıp konuşuyordu. Her dönüşünde Hüseyin'in morali bozuk ve hep düşünceliydi. Hiç kimseyle konuşmuyordu. 1984'ün 23 Mayıs'ında cezaevi idaresi bizi hamama götürdü. Sadece Hüseyin gelmedi, koğuşta kaldı. Hamamda daha yarım saatimiz tamamlanmıştı ki, koğuşumuzun gardiyanı Hüseyin Yüce'nin kendini astığını ve hastaneye kaldırıldığını bildirdi. Koşarak koğuşa geldik. Tuvalette iki-üç damla kan vardı. "

İnsanlığın öldüğü zindan
Yazıyı okuyunca ürperdik. O yılların Diyarbakır Cezaevi'ni, orada güvenlik komutanı olarak görevli Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'ı ve o komutanın uyguladığı, anlatmaya sözcüklerin yetmediği vahşeti hatırladık. Yıllar sonra "Serbesti" dergisi o vahşeti yaşamış olanların bir bölümünün anılarını yayınlamıştı. En hafiflerinden birkaç örnek aktaralım:
"Günün her saatinde işkence vardı. Bazı günler elektrik, bazı günler askı, gergi... Kötü şeyler de yapılıyordu; cop, sopa kullanma gibi. Başka işkenceler de vardı. Kafana zeytinyağı döküp bit atıyorlardı. Veya seni sıkıca bağlar, tepene de bir serum takarlardı. Bazen günlerce o serum kafanda dururdu. Her 3 saniyede bir damla düşerdi kafana. Hep aynı noktaya."
"Aynı işkenceyle bağışıklık kazanmaman için haftada bir işkence yöntemini değiştirirlerdi. Bir hafta lağıma sokarlardı mesela. 'Bu sizin hamamınız, tertemiz olmadan çıkmayacaksınız' derlerdi. Öbür hafta sürekli pislik yedirirlerdi."
"Kapı açılıp karavanayı içeri getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. 'Verdiğim yemeğin hakkını istiyorum' derdi. Ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana kadar döverdi. O işkence döneminde günde üç öğün kanlı karavana yedik."
"Komutan Esat Oktay Yıldıran'a bir tutuklu 'Senin marş söyletme uygulamana katılıyorum. Her gün İstiklal Marşı'yla beraber 75 marş söylüyorum. Kemalizm derslerine katılıyorum. Yemek duasına katılıyorum. Elbiseni giyiyorum. Türkçe konuşuyorum. Benden daha ne istiyorsun?' diye sordu. Yıldıran olanca zalimliğiyle, 'Başlarım ulan senin İstiklal Marşı'na, anayasana, eğitimine; hain olacaksın oğlum hain!' diye bağırdı."
"Benim kaldığım koğuşta insanlar işkencelere dayanamayıp kendilerini asıyorlardı. Cinsel organlara ip bağlıyor, sonra bu ipi mahkumların boynuna asıyor ve günlerce koğuşta böyle dolaştırıyorlardı. Artık kolay yoldan ölümün yolunu arıyorduk."
Er Ramazan Yüce'nin babası Hüseyin Yüce işte o yıllarda o vahşeti yaşadı. Kim bilir belki işkenceye dayanamayıp kendini astı, belki de işkencede can verdi.
Ramazan Yüce'nin suçunu hafifletmek için değil, PKK'nın -belirlenebildiği kadarıyla-53 tutuklunun cenazesinin çıktığı Diyarbakır Cezaevi'ndeki o vahşetin ürünü veya sonucu olduğunu vurgulamak için bu örnekleri verdik.
Kürt sorununun çözümü öncelikle 1980'lerin ilk yarısıyla hesaplaşmaktan ve Diyarbakır Cezaevi vahşetiyle yüzleşmekten geçiyor.