kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 15 Ekim 2007, Pazartesi
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
Kanal 1
ABC

Manken-oyuncu önyargısıyla çok mücadele ettim

BUGE CANKAT GÜNAYDIN
Mahsun Kırmızıgül'ün yönettiği 'Beyaz Melek' filminde rol alan 'Türkiye'nin ilk milli mankeni' Lale Belkıs: Podyumdan oyunculuğa geçtiğim için başta beni küçümsediler ve önyargıyla yaklaştılar. Bu durum benim için her zaman bir dezavantajdı!..
Türk Sineması'nın 'vamp kadını' ve ilk milli manken Lale Belkıs, elinde bir boya fırçasıyla karşıladı bizi... Kapısını çaldığımızda, bir tablosunun üzerinde ufak rötuşlar yapıyormuş... O ne endam, o ne zerafet, o ne kibarlık! Oysa ben, 70'ine merdiven dayamış, hayattan elini eteğini çekmiş bir kadın bekliyordum... Ne kadar yanılmışım... Karşımda hâlâ hayat dolu, hâlâ şuh ve fiziğiyle gençlere taş çıkartan bir kadın duruyordu... Lale Belkıs, tam 26 yıldır sinemadan uzaktı. Pek çok tiyatro oyununda rol aldı, 15 resim sergisi açtı, hayatını anlattığı 'İpek Çoraplar' adlı bir kitap yazdı ve 26 sene sonra Mahsun Kırmızıgül'ün yönettiği 'Beyaz Melek' ile sinemaya döndü. Filmde, huzurevinde yaşayan bir şarkıcıyı canlandıran Belkıs'la geçmişten günümüze uzanan samimi bir sohbet yaptık.

ÖVÜLÜNCE ÇOK UTANIYORDUM
* Mankenlik hayatınız 1950'li yıllarda başlamış... Podyuma ilk çıktığınızda kaç yaşındaydınız?
13 yaşındaydım. Olgunlaşma Enstitüsü'ne talebe olarak girmiştim ama tesadüfen bir elbise giydirdiler ve çok iyi taşıdığımı söylediler. 'Vücudunuz ne kadar güzel' dediklerinde çok utanıyordum. 'Bu her genç kızın hayalidir' deyip, beni mankenliğe ikna ettiler. Yaşımı büyütmek zorunda kalmıştık.

* Türkiye'nin ilk milli mankeni unvanını almaya varan süreç nasıl gelişti?
Olgunlaşma'nın yurtdışında yapacağı uzun süreli bir defile programı vardı. Küba, Amerika, Fransa, İspanya gibi pek çok ülkeye gidecek ve Türk çizgilerini tanıtacaktık. Tarsus Gemisi'yle çıktığımız defile serüveni tam 60 gün sürdü. Herkes defilelerimize ve bana çok ilgi gösteriyordu. Profesyonel mankenlik serüvenim böyle başladı ve dışarıda bu işin nasıl yapıldığını görerek, Türkiye'de bunu devam ettirdim.

* Şu an bile mankenler pek çok eleştiriye maruz kalırken, 1950'lerde Türkiye'de manken diye anılmak çok cesaret ister...
Tabii zaman zaman bana da dil uzatıldığı, kötü bakıldığı oldu. 'İşte mankenlik bu! Otel odalarında soyunup giyiniyorlar, vücutlarını teşhir ediyorlar. Kim bilir daha neler oluyordur' diyenler vardı.

* Ya aileniz? Hiç karşı çıkmadı mı size?
Ailem bana o kadar çok güveniyordu ki! Basında çıkan defile haberlerimi, sadece babamdan gizliyorduk. Ama zaten babam her şeyi biliyormuş! Öldükten sonra çekmecesinden, onun görmediğini sandığımız haberlerim, fotoğraflarım çıktı.

* Lale ismi size sonradan verildi değil mi?
Evet. Talebeyken benimle aynı isimde bir hocamız vardı. Müdire hanım ikimizin isimlerini karışıyordu. Olgunlaşmanın sembolü lale olduğun için, Hakkı Devrim'le beraber bana böyle bir isim koymak istemişler.

* Şu an nasıl buluyorsunuz mankenlerimizi?
Şimdi de çok güzel mankenlerimiz var. Özel yaşantıları kendilerini ilgilendirir. Çağla Şikel, Güzide Duran ve Şenay Akay'ı çok beğeniyorum. Ben o kadar yıl çalıştıktan sonra sadece bir ev, bir yazlık, bir de araba sahibi oldum ama şimdi bir defile ile Ferrari alıyorlar! Bu nasıl oluyor, hiç anlayamıyorum.

İLK PROVALARDA YOK SAYDILAR
* Size dönersek, podyumun ardından oyunculuk geldi değil mi?
Mankenlik yaparken başladım tiyatroya. Lale Oraloğlu, yeni oyunu 'Evlilik Dolabı'ndaki İsveç'li kız rolünü benim oynamamı istemişti. Aklımın ucundan bile geçmeyen bir öneriydi. Beni ikna ettiler ve oyun kapalı gişe oynadı.

* Mankenlikten geldiğiniz için sizi küçümseyenler olmadı mı?
Evet ne yazık ki bu durum, benim için her zaman dezavantaj olmuştur. Çünkü beni tanıyan herkes oyunlarımı önyargıyla seyrediyordu. İlk provalarda zaman zaman benimle eğlenmek, hatta beni yok saymak istediler.

* Sonra Yeşilçam'ın şuh kadını, kötü üvey annesi, erkeklerin canına okuyan kadın sıfatıyla akıllarda yer ettiniz...
Nerede okudum canım? Onlar benim canıma okudu! Adamımı aldılar gittiler. Ben filmin jönünün sevgilisiyim veya karısıyım, birisi geliyor ve onu elinden alıyor; ben kötü kadın oluyorum. (Gülüyor) Neden bu imaj üzerime yapıştı bilmiyorum.

* İyi karakterler halkın gönlünde taht kurarken, kötü karakterlerin değeri de hep yıllar sonra biliniyor değil mi?
Ben ayağı yere basmayan, karton tiplemeler yerine karakter rollerinde buldum kendimi. O yüzden de kalıcı oldum. Zor olan; haini, meşumu, sosyopat kimlikleri canlandırmaktı!

* O dönemler Türk halkının sinema salonlarında 'kötü'yü yuhaladıkları yıllardı... Halkın size karşı tepkisi nasıldı?
En ufak bir saygısızlık veya kötü söz duymadım. Hepsinden çok saygı gördüm ve hala görüyorum. Söke'de bir turneye çıkmıştık, yanıma köylü bir kadın geldi ve 'Bize o kadar güzel şeyler bıraktınız ki' diyerek teşekkür etti.

BİR FİLMDE AJDA'YI KIRBAÇLADIM

* Hiç unutamadığınız bir anı var mı?
Ajda Pekkan'la 'Harun Reşid'in Gözdesi' filmini yapmıştık, orada çok da iyi arkadaş olmuştuk. Ajda rol icabı benim esirimdi ve ben onu kırbaçlıyordum. Fakat tam bu esnada bizi gülme krizi tutuyordu. Atıf Bey'den bu yüzden okul çocukları gibi çok azar işitmiştim.

* Sizin zamanınızda nasıldı magazin basını? Starlar arasında şimdiki gibi rekabet, kavgalar, polemikler oluyor muydu?
Kimse kimsenin hakkında bir şey söylemiyordu. Örneğin; benim bir pazar dergisinde, defileye çıkmadan önce soyunurken çekilen resimlerim yayınlanmıştı. Bu konuda ne bir kötü laf, ne ters bir yazı çıkmıştı. Bugün ise 'en ilgi çekecek ne olabilir?' düşüncesiyle bazı yazılar yazılıyor. Şimdi filmlerde de gündemde kim varsa onların resimleri afişlere konuyor. Oysa isterse her insan olay yaratır. Mesela ben 'Aşka Dair' diye bir kitap yazıyorum ve istesem olay yaratırım... Ama öyle bir şeye asla tenezzül etmem!