
EMREAKÖZ TÜRK'ÜN AKLI 8 boş kornerin hesabı Teknik direktör statüsünü haketmeyen Fenerbahçe "antrenörü" Werner Lorant bir an evvel gönderilmeli. Neden böyle kesin ve keskin bir dille Lorant'a karşı çıktığımı az sonra anlatacağım. Ancak önce çalıları temizleyelim: * Spor yazarı bir arkadaşım şöyle dedi: "F.Bahçe'nin, G.Saray'a nispet yaparcasına G.Antep maçını tehir ettirmesi büyük hataydı. Çünkü bir futbolcu için en iyi antrenman maçtır. Lorant, Antep'te, Feyenoord maçının kadrosunu çıkarmalıydı. Orada eksikleri görüp rötüş yapardı. Ayrıca Feyenoord maçının devre arasında da yine yanlışları düzeltme imkanı olurdu. Halbuki onun yerine 10 gün takım ciddi bir rakiple karşılaşmadan çalıştı." * Bir başkası ise hatanın Başkan'da olduğunu söylüyor. Aziz Yıldırım'ın işlere karışması, Lorant'a sormadan futbolcu alması takımın dengesini bozmuş. * Şansal Büyüka da bazı futbolcuların Moda'daki bir evde sabahlara kadar "âlem" yaptığını iddia etti. Hoş sonradan âlem denilen o buluşmaların, aileler arası, çoluklu çocuklu sohbet muhabbet olduğu ortaya çıktı ama bazı futbolcuların kendisine bakmadığı da kesin. * Bu arada Oğuz Çetin'i de suçlayanlar var. Lorant ile uyum sağlayamadığı söyleniyor. Bu yüzden kavgalar ettikleri, Lorant'ın başka bir yarımcı istediği lafları ortada dolaşıyor. Bu eleştirilerin hepsine katılmak mümkün. Yani F.Bahçe'nin gol dahi atamadan Feyenoord'a elenmesinde bütün bunların mutlaka etkisi vardır. Ancak: Eğer bu skandalın tek bir sorumlusu varsa o da Lorant'tır. Çünkü: Şimdi maçı gözünüzün önüne getirin. Sonra da yazılanları hatırlayın: "F.Bahçe ilk 20 dakika çok baskılı oynadı. Ne var ki ondan sonra yoruldu. Feyenoord da dengeyi sağladı." Evet öyle görünüyordu... Ancak bu sadece bir görüntündü, hüsnü kuruntuydu... Dikkat edin rakip kalenin bir iki cılız şutla yoklanmasından başka o 20 dakikada ciddi bir pozisyon yaratılamadı. "Topu içeriye nasıl yuvarlayamaz" diye saçımızı başımızı yolduğumuz pozisyonlar olmadı o ilk 20 dakika içinde. Ancak asıl rezalet bu da değildi. Lorant'ın takımı çalıştırmadığının ispatı başka noktadaydı: GELELİM SADEDE F.Bahçe ilk 20 dakikada 8 korner atışı kullandı. Ve maalesef bunlardan biri bile tehlike yaratmadı. Eğer İsveçliler ile Pigmeler oynasa anlarım; kafa topu alamazsın. Hayır, sorun şu: F.Bahçe takımı korner atışlarında ne yapacağını bilmiyor. Bu eksiklik ne başkanla, ne Oğuz Çetin ile, ne de futbolcularla ilgili... Bu tek nedeni Lorant'ın takımı zihinsel ve taktiksel açıdan hazırlamaması. Tekrar söylüyorum: F.Bahçe'nin 8 korner atıp bir tehlike dahi yaratamamasının sorumlusu Lorant'tır. Çünkü kornerden yararlanmanın ne kondüsyonla ilgisi var, ne dedikodularla... Kısa boylu Koreliler dahi kornerlerde ne varyasyonlar yapıyordu... Fener ise köşeden süzülüp gelen topun, Hollandalılar tarafından kolayca uzaklaştırılmasını aval aval izledi. Çünkü hoca dedikleri Herr Kaputt bunu bile belletememişti. Cinsi cazibeli reklamlar Gökhan Akçura, 'Ivır Zıvır Tarihi' serisinden bir kitap daha çıkardı: 'Uzun Metin Sevenlerden Misiniz?' Bu kez eski reklamları konu etmiş. 1920'lerden 50'lere banka, tıraş bıçağı, içki vs. reklamları... Gelin kitapta bir gezinti yapalım: * Hasan pudraları: "Kadınlarda cinsi cazibe vardır. Cana yakınlık denilen bu cazibe kadının aşk ve güzellik hayatında rollerini değiştirir. Cinsi cazibe fıtri ve tabii olmakla beraber fen ve san'at bunu tezyid çarelerini bulmuştur. Zeki bir kadın güzellik san'atının inceliklerini bilir. (...) Beyaz, Raşel, Pembe, Natürel Hasan pudraları aşkın, inceliğin, güzelliğin ve san'atın yarattığı harikalardandır." (1936) * Puro sabunları, "Yüzünüz çamaşır değildir" spotunun altına şöyle yazmış: "Alelade beyaz sabunla cildinizi yıkayarak tahriş etmeniz günahtır." (1951) * 'Milli İktisat' döneminde, yerli malı tüketilmesi özeldirilirken, bakın fındık nasıl reklam edilmiş: "Bir avuç fındık, bir yığın sağlık." Enflasyonun çok çok düşük olduğu devirlerde sadece çocukların değil büyüklerin de para biriktirmesi özendirilirdi. Bu da kumbarayla olurdu: * Ünlü grafiker İhap Hulusi, İş Bankası'na bir reklam hazırlamış: "Kumbaraya sarıl, sefaletten kurtulursun." (1936) * Benim en çok hoşuma gidenlerden birisi şu bira reklamı oldu: "Bira içilen ekmektir.. Sulu ekmektir." (Bomonti birasının 1933'te Yedigün dergisine verdiği ilandan.) Akçura'nın eski afiş, resim ve fotoğraflarla süslü kitapları son 100 yıldaki değişimi ağır tarih kitaplarından çok daha iyi ortaya koyuyor. Üstelik eğlenceli! KİM KİMİN ÖNÜNÜ AÇIYOR Kemal Derviş; CHP'ye girince, o partiye yakın bir köşe yazarı, "Bu tercihiyle Derviş, Türkiye'nin önünü açtı" diye yazdı. Affınıza sığınırım: Bunu okuyunca gayri ihtiyari 'Çüş' demişim. Çünkü yazarın asıl aklından geçenin Türkçesi, "CHP'nin ve Baykal'ın önünü açtı"dır. Cem Uzan da bağırıyor: "Açın Türkiye'nin önünü." Yani, "Meclis'e girmeme, Genç Parti'nin büyümesine engel olmayın" demek istiyor. Bu tabiri kullananlar kendi çıkarlarını halkın çıkarı gibi gösteriyor. Ayrıca: 'Önünü açmak' deyimi, dilimizin elastikliği nedeniyle düğmelerin çözülmesini, fermuarların indirilmesini de çağrıştırıyor ki önü açılanlardan korkun derim! YİNE VİRGÜL FETİŞİZMİ Akşam gazetesinde başlık: "Hiperaktifler, daha çabuk bağımlı oluyor". Son yıllarda böyle, cümle başındaki özneden sonra virgün koyma modası çıktı. Hatta daha önce çalıştığım gazetede mantığı kıt, dalaveresi bol bir yayın koordinatörü, "G.Saray, kazandı" diye başlık atmıştı da şeyimizle gülmüştük. Halbuki o virgül iki durumda kullanılır: 1. Özne birkaç kelimeden oluşursa (örnek: "Ortega'dan yoksun F.Bahçe, maçı 1-0 kaybetti.") 2. Eğer özne başka bir kelimeyle karışacaksa (örnek: Ahmet, Ankara metrosunu bilmez.) emreakoz@sabah.com.tr |