
Ne münasebet!
Yıllar öncesi...
İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti dönemi...
Kamran İnan, o zaman AP'deydi.
Süleyman Demirel'in yerine, partinin başkanlığına oynuyordu.
Demirel'i eleştirmek, gücünü zayıflatmak için elindeki tüm
malzemelerini kullanıyordu...
Kendisini destekleyen bir hanım meslektaşımıza, epey telkinlerde
bulunmuş, şöyle demişti:
"Bu Demirel'in dış politikası yanlış, hep korkak güvercin politikası
güdüyor. Oysa, şahin politikası gütmeli. Vermesin Irak'a suyu. Kessin
Dicle'nin suyunu... Bak, kuzu kuzu petrolü veriyor mu Irak, vermiyor
mu?"
ŞAHİN & GÜVERCİN
O meslektaşımız, daha sonra Demireller'in Tuzla'daki evlerinde, bir
bayram günü Süleyman Bey'e, "Ama siz de fazlasıyla güvercin
politikası güdüyorsunuz, şahin olun biraz. Kesin suyu, vermeyin.
Bakın nasıl kuzu kuzu petrol vermeye yanaşacaklar" demiş...
Demirel de bunun üzerine, burnundan soluyarak bastırmış yanıtı:
"Senin birileri kafanı çelmiş. Ama bu işleri hiç bilmeyen biri o.
Kimse, o zat'a sor bakayım, ben şahin olmayı kabul ettim de, suyun
debisi şu kadar milyar metreküp, onu keseyim de nereye koyayım?
Cebime mi koyayım?"
Son haftalarda, Kıbrıs merkezli olarak ortaya atılan Türkiye'nin dış
politikasıyla ilgili argümanları izlerken, yukarıya aldığım o sözleri
anımsadım...
İçimizdeki "Jön Türkler" bir yana, hamasetle sarmalanmış tamamen
trübünlere oynayan dış politika anlayışı sırıtıyor...
Aynı zamanda da gerçeklerden çok uzak!
Oysa...
Dış politika, günlük kısır siyasi çekişmelerin ötesinde, bir
derinlik, uluslararası diplomasi dilini ve rüzgarın yönünü iyi takip
etmeyi gerektirir. Aklına her estiğinizi söyleyebildiğiniz bir yer
değildir orası... İçe değil, dışa dönüktür...
Ağzınızdan çıkan her söz, temsil ettiğiniz ülkeyi bağlar...
Yoksa...
Kamran İnan iyi bir politikacıdır...
İyi anladığı, iyi bildiği çok şeylerin yanı sıra, elektrikten, sudan,
barajdan anlamaz. Bu da O'nun böylesi gaflar yapmasına, olmayacak
şeylerden medet ummasına yol açmıştır.
Bu anektodu TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan gibi "Kıbrıs'ın stratejik
önemi bir yana" deyip, sanki sorunun temelinde Türkiye varmış gibi
göstermeye çalışanların sözleri bağlamında yansıttım...
KARŞILIKLI BAĞIMLILIK
Bir başka açıdan...
Batılı başkentlerle ilgili uluslararası realiteyi yansıtan, 11 Eylül
öncesine dair birkaç satır daha...
Batı bloğunun liderleri yılda en az iki kez, ABD Başkanları ile
yüzyüze gelip görüşürler. Bir ya da iki kez Washington'da toplanıp
yeni stratejiler saptarlar...
Kongre diye bilinen Meclis'in önde gelenleriyle, Dış İlişkiler
Komiteleri Başkanları'yla dirsek temaslarını sürdürürler...
Bilinen bir gerçek vardır ki...
O da Başkan'a rağmen Kongre'den sonuç alınamayacağı... Kongre'ye
rağmen de sadece Beyaz Saray'a dayanarak ilişkilerin sağlıklı
sürdürülmesinin mümkün olmadığıdır...
Her ikisinin müşterek desteği aranmalıdır. Yani, Batı bloğundaki bir
yönetim, ABD'nin hem Kongresi'nde, hem de Başkan düzeyinde lobi
faaliyetlerini sürdürmelidir. Çünkü çağımızda katıksız bağımsızlığın
yerini, bir başka kavram almaktadır... Bu da "interdepence" denilen
"karşılıklı bağımlılık" dengesidir...
Ekonomide, dış siyasette, savunmada, Batı toplumlarını oluşturan
devletler, birbirleriyle belirli bir ölçüde, ABD ile de büyük ölçüde
karşılıklı bağımlıdırlar... İç içe geçmiştirler...
Özellikle son yıllarda gittikçe hızlanan kutuplaşma süreci de bunun
en belirgin örneğidir...
AFFET AMA UNUTMA
Ama...
Bu gerçeklerin hiçbiri, Kıbrıs'ın Türkiye için varolan stratejik
önemini değiştirmez... Çünkü karşılıklı kurulan devletlerarası bu
hassas dengeler, birbirlerinin nasırlarına basmama nezaketi üzerine
kuruludur...
Ki...
Hiçbir kutsal kitapta da "Gün gelecek Avrupa diye bir birlik
oluşacak. O birlik çatısı altındaki ülkelerin hepsi ortak amaç uğruna
birbirine kazık atmadan yaşayacak" diye bir ifade de yer almıyor...
Yani yeni kurulmakta olan birlik, kesinlikle geri dönülmez bir
süreçtir diye de bir şey yok...
Birilerinin artık bunu bizim "Jön Türk" kafalı aydınlarımıza
anlatması gerekiyor...
"Ver kurtul!" çözüm değil...
Hele 11 Eylül sonrasında oluşmakta olan yeni yapı, Türkiye'yi onca
borç yüküne rağmen bölgenin vazgeçilmez oyuncusu yaptı...
Onun için PKK terörünü başımıza bela edip, bizi onca borç yükünün
altına sokan Batı'dan zararımızı tahsil etmenin tam zamanı...
Türkiye eline geçen fırsatı, bu defa iyi değerlendirmeli!
Son olarak...
Batı'da Kiliseler'de tekrarlanan değişmez ilkedir:
"For give, but never for get!"
Yani, "Affet ama asla unutma!"
Bu değişmez kural, Türkiye için de geçerli!
Hele Kıbrıs için iki defa geçerli...
|