kapat
02.09.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 

Mevlevi değiliz Mevlana severiz


"Çabam öldürülmek üzere olan bir kültürün müziğini yapmaktı. Ama sonra bu müzik bir takım çevrelerin bayrağı oldu" diyen Kudsi Erguner, şimdilerde 'tek bir kültür potasında yoğrulmuş dört dille işlediği' İstanbul bestesinin CD'si ve Ayrılık Çeşmesi kitabı ile sanatseverlerlebuluşmaya hazırlanıyor
28 yıldır Paris'te yaşayan Kudsi Erguner, ekonomik kriz nedeniyle bu yıl İstanbul Festivali'nde hayranlarıyla buluşamadı. Ama bu ay Le Banda Allaturca adıyla piyasaya çıkacak yeni çalışmasıyla yine kendinden çok söz ettirecek. Bu arada Fransızca çıkan yaşam öyküsü 'Ayrılık Çeşmesi' Türkçe olarak yayınlanıyor.

* Yeni albümlerinizi ne zaman dinleyebileceğiz?

Son çalışmalarımdan biri Fransa Kültür Bakanlığı'nın siparişi üzerine yaptığım bir İstanbul bestesi. İstanbul'da, tek bir kültürün potasında yoğrulmuş dört dili; Rumca, Ermenice, Ladino ve Türkçe'yi işledim.

* Ladino?

Eski İspanya'dan göç etmiş Yahudilerin konuştuğu Katalan dili, Osmanlıca'yla birleşmiş, ayrı bir dil olmuş. Bu dili hâlâ konuşan insanlar var. Bu dillerin çağdaş şiirlerini besteledik. İşte bunun bir plağı çıkacak.

* Sizin bir de Beyrut'ta bir kreasyonunuz oldu galiba.

Evet, Beyteddin Festivali'nde bir konser verdik. Türkiye'de de plağı çıkacak olan projenin adı Le Banda Allaturca. İkinci Mahmut'tan beri Osmanlı'nın açık hava müziği dediğimiz müziği; yani mehterler, fasıllar falan, Mızıka-i Humayun'a dönüşmüş. Ne kadar senfonik müzik yapmaya çalıştılarsa da sonunda yine peşrev çalmışlar. Ben o dönemin anısına, aynı zamanda da cazla enstrümantal müziği birleştirmek için böyle bir şey yaptım. Tuba, trompet, trombon, saksofon, klarnet, davul, kanun, kemençe, zurna... Ömer Hayyam'ın şiirlerinin Arapça versiyonunu Ümmü Gülsüm okumuş. Arap dünyasında çok tanınan o şiirleri aranje ettik. Bizim hafızlarımız okudular. Albüm bu ay çıkacak.

* !Nazım Hikmet'in şiirlerini bestelemiştiniz. O da çıkacak mı?

Evet, istiyorum. Nazım Hikmet'in felsefi şiirlerini besteledim. Konu yaşam ve ölüm. O da bir fusion (birleştirme) projesiydi benim için çünkü Nazım Hikmet hem bir Avrupalı, hem bir Doğulu. Üç okuyucu; bir Bengalli, bir Fransız, bir de Türk; herkes kendi tarzında okudu. Onlar için ayrı ayrı bestelendi. Üçünün mikslerini yapıp onu da çıkartmak istiyorum.

* Müzikte geldiğiniz noktayı konuşalım biraz da...

Ben bir mikro kültürden geldim. Türkiye'de herkesin gitarla türkü söylemeye çalıştığı bir dönemde ben neyle meşk ediyordum. Çok marjinal bir çevrenin insanıydım. O çevre çok büyük bir devrin birikimini böyle küçük bir topluluk içinde yaşamanın verdiği üzüntü içindeydi.

* Şimdi yaptıklarınıza bakarak mutlu oluyorlardır.

İnşallah. İstedim ki plaklar yapılsın, yedi dünya bunu duysun. Örtülmek-öldürülmek üzere olan bir kültürün müziğini ortaya koymak gibi bir çabam vardı. Fakat sonra Türkiye'de bir değişim oldu. O müzik, bir takım çevrelerin bayrağı durumuna geldi. Dejenere edildi.

KENDİ DÜNYAM VAR
* Orada nasıl yaşıyorsunuz?

Batıda bireysellik ön planda. Ben Paris'te istediğim gibi yaşayabiliyorum, Türkiye'de yaşayamayacağım kadar.

* Mevlana Derneği çalışıyor mu?

Evet. Orada müzik dersi veriyoruz. Haftada bir Mesnevi okutuyorum. Şu ana kadar 1200 beytini şerh ettik.

* Derneğe Fransızlar mı geliyor?

Tabii. Türk hiç yok. Müslüman olanı da olmayanı da var. Mesela benim bir Yahudi talebem vardı. Çok zengin ve tutucu bir ailenin çocuğu. Babaannesi Müslüman düşmanı. Bizimle görüşmesini istemedi. Talebem, "Ben o insanlardan zevk alıyorum. Onlardan ayrılmama imkan yok" deyince mirastan mahrum ettiler çocuğu.

* Tasavvuf sizi nasıl yönlendiriyor?

Bugün kimsenin 'ben filan tarikatın mensubuyum' demesi ne kanunen mümkün, ne de reel olarak var. Bir takım cemaatler oluşmuş olsa bile bunlar bir geleneğin devamı değil. Bizler Mevlevi değiliz, Mevlana'yı seven insanlarız. Sadece ney çalmakla, dönmekle olmaz. Dönenlerin, ney çalanların çoğu Mevlana'nın M'sinden haberdar değiller. Acı ama böyle.

* Dünyada tasavvufa büyük ilgi var.

Batı ülkelerinde son yıllarda ortaya çıkmış bir metafizik arayış var. O ilgi Budizm'e olduğu gibi tasavvufa da var. Batı bütün bu kültürlerle ilgilenirken, kendi ihtiyaçlarına cevap arıyor. Batı'nın bu konudaki yorumları o kültürün kaynağı olan ülkelere de tesir ediyor.

* Bazen de olumsuz, değil mi?

İnsanlar açıp da Feriduddin Attar'ın Mantikuttahir'ini okumaktansa John bilmemkimin Mevlana üzerine yazdıklarıyla sonuca varmak istiyor. Halbuki kaynak burada.

* En çarpıcı örnek de Coelho'nun Simyacı'sı galiba...

Evet, Mesnevi'nin içindeki bir anektodu almış, biraz da işleyerek kitap yapmış. Gönül isterdi ki bunu bir Türk romancı yapabilsin. Hatta Coelho, kaynağından bahsetmemiş, böyle bir namus da göstermemiş.

Müzik 'rahatsız eder'
* Müzik nasıl bir yolculuk?

Ben insanın sanki her tarafı beton bir blok içinde yaşadığını düşünüyorum. Tam bir hapishane. O hapishanenin pencereleri var; yani gözünüz var, kulağınız var, dokunuyorsunuz. O beton duvarın açılımlarından biri müzik.

* Mevlana'nın 'ten kafesi' deyimini hatırlatıyor bu yaklaşım.

Evet ama bunun iki yönü var: Mahpustaki insana "Burası çok iyi bir yer, keyfine bak" diyenler var, ya da duvarı realist olarak yaşayanlar var. Müzik, insana ölümün esasında hak etmediği bir durum olduğunu anlatır. Hoş bir anektottur: Bir adam meyhaneye gelmiş. Sakiye demiş ki, "Bana bir kadeh şarap ver ama getirdiğin vakit masaya vur, 'İşte şarabınız' de." Saki anlamamış tabii ki ne demek istediğini ama getirmiş şarabı ve dediğini yapmış. Fakat bir müddet sonra adama sormuş "Niye böyle bir talepte bulundun?" diye. O da demiş ki "Ben aklen, senden şarap istediğim için şarap geleceğini biliyordum. Gelirken gözüm gördü, tatmin oldu. İşte birazdan tadacağım, o duygum da tatmin olacak ama kulağıma bir şey kalmamıştı."

* Gerçekten çok hoş bir anektot.

Kulak çok önemli. Diğer organlar insanların hapislikten memnun olmalarını temin edebiliyor ama müzik, insanı o mahkumiyetten rahatsız edebiliyor.

TÜRKİYE'DE YAPAMAZDIM
* 28 yıldır müziğin bir tüketim aracı olduğu bir kültürde kendinizi var etmeye çalışıyorsunuz. Kaybettiğiniz şeyler oldu mu?

Deformasyona uğrasaydım bugün albümlerim bir milyon satıyordu. Marjinal eserler Batı'da destek görür. Senede 50 tane satacak kitabın bile yayıncısı vardır. Hiç kimse bugün Türkiye'de bin tane satacak bir plağı basmaz. 200, 300 bin satması lazım. Onun için ödün vermek zorundasınız. Ben istediğimi gerçekleştirdim. Bunu Türkiye'de yapamazdım.

nuriyeakman@hotmail.com

Nuriye AKMAN

www.superbahis.com
www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır