kapat

Pazar Eki
26.11.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim

Nerede o eski Ramazanlar?
Afişlere en moda kantolar çıkar, ortaoyunları sahura kadar sürerdi. Hayat öyle renklenirdi ki renk körü olanların bile gözleri fal taşı gibi açılırdı

Hayatın renk ve anlam kazandığı günler vardı. Ve o günlerin "ay" olarak birleştiği Ramazanlar... Ömür sahnelerinde başka bir dünyanın yaşandığı dönemlerde her gece yeni bir hayat kuruluyordu.

O eski zaman müziğinin bedeni ritim ile birleşir ve yılların mazi sesleri zorluk ve yokluklara rağmen senede bir ay yankılanırdı. Telaş büyüktü. Mahyalar kuruluyor, başta Şehzadebaşı olmak üzere bilumum büyük kahvehaneler acilen "eğlencehane"ye dönüştürülüyordu.

Dersaadet'in bu değişikliği sadece mekânlarda değildi. İstanbullu da bu değişikliği kılık kıyafette görecek ve tabiri caizse bu bir aylık dönemde arınacaktı. Ama kılık hayata küsmek anlamında değildi. Vecibeler yerine getiriliyor ve hayat bu zaman diliminde icaplara uyularak yaşanıyordu.

"Turan", "Hilal" ve "Ferah" gibi Şehzadebaşı'nın meşhur sinemaları da eğlence ihtiyacına cevap verecek hale getiriliyordu... Artık dikkati çekecek programlar afişlere yansıyacak, günün en moda kantoları, düetto, operet, dram, komedi ve orta oyunları sahura kadar sürecek bir hayata renk kazandıracaktı.

Şüphesiz kanto ve düettolar bu renklerin içinde en alacalı olandı ve "renk körlüğü"ne mustariplerin bile gözlerini "fal taşı" gibi açabilirdi.

"Bir yar sevdim küçücük

Kaşı gözü karacık

Ah cık cık maskaracık

Biraz maskaracık

Balolara götürdük, Göksu'larda gezdirdim

Yarim gibi görmedim

Ne kadar şık, ne kadar şık..."

İlk bakışta basit ve etkilemekten son derece uzak bu sözlerin, şuh ve yerinde duramayan "fingirdek" bir bedenden hafif danslı biçimde yükseldiğini düşünün bakalım. Öyle olmasaydı ses fakiri olan ama 1.55 boyu ile beden zengini addedilen Peruz yürek yangınında bir kundakçı olur muydu? Demek ki, kantoda "do-re-mi"nin dışında başka bir müzik "anahtar"ı var.

KANTO EĞLENCESİ
Her şeyin bir erkanı ve makamı olacaktır. Kantoda zaman zaman bu makamlarla karşılaşır ama kantocuda makama uygun hareketi göremezsiniz. Göremediğiniz anlarda da bazen namlı kabadayılar sadece etrafı kesmekle kalmaz. Kimileri haraca keser kimileri de "Bıçakçı Petri" gibi Peruz'un kalçasına ufak bir çizik keser.

Bu tür kanto hadiseleri de eğlencenin en yüksek safhaya ulaştığı saatlerde yaşanacaktır. Ramazan dolayısıyla içki olmadığından, kim bilir çok rastlanan kanto çıngarı bir aylık tatile çıkmakta ve oyunlar adaba uygun tarzda takdim edilmektedir.

"Beyimin gelişi hoştur

Galiba cepleri boştur

Şıkır şıkır da sen bana gel

Bir günde gönül bağladım

Muhabbet ne imiş şimdi anladım"

Şüphesiz her kanto, her kantocunun dilinde ayrı bir usül kazanıyor ama Şamran, Verjin ve Mari Ferha gibi simalarda güzelliğe erişiyordu.

Vur patlasın, çal oynasın
İftardan sonra çalgıcılar kahvehanedeki yerini alır, teravih biter bitmez cümbüşü patlatırdı. Evvela nihavent taksim. Alafranga parçalar bile saza gelirdi

Çalgılı kahveler, erkeklerin Ramazan gecelerindeki eğlence yerlerinden biridir. Genellikle Saraçhane, Unkapanı, Kasımpaşa ve Firuzağa'da bulunan kahvelerin 1909 yılı sonuna kadar kaz şairleri loncası olduğu da bilinir.

Ramazan geceleri klarnet, zurna, çifte nara, darbuka, zil ve maşadan oluşan çalgıcı takımları iftardan sonra yerlerini alırlardı. Çalgıcı takımı genellikle yüksekçe bir yerde oturur ve teravih çıkışı cümbüşü başlatırlardı. Evvela klarnetle nihavent bir taksim... Arkasından marş temposunda bir alafranga parça... Gazeller, semailer, koşmalar, divanlar, maniler, destanlar arkadan gelirdi. Arada bir de çiftetellide karar kılınacak ve oyun havalarına geçilecektir. O zaman iki tulumbacı kalkar, karşılıklı zeybekten ağırlamaya kadar akla ne gelirse oynarlardı. Arkadan ahenge ara verilip dinlenme faslına geçilecek ve bir gazelle ikinci fasıl başlayacaktır. Mani yarışmaları da yapılırdı. Yarışmaya katılacak olanlar yüksek bir yere oturur ve yarışma başlardı. Manicilerden biri "ayak" atar, yanındaki hemen o ayağa uygun cinaşlı bir beyti hemen okumak zorundaydı. Bunu gerçekleştiremediği an safdışı olurdu.

Çalgıcı kahvelerinde darbuka çalmak başlı başına hüner isterdi. Bazı ustalar darbuka ile mum söndürürdü. Darbukanın ağzına 70 santim uzaklığa bir mum dikiliyor. Darbuka ustası çalmaya başlıyor. Parmakları darbukanın ağzına gerili deriye öyle hızlı vuruyor ki çıkan rüzgar dikili mumu söndürüyor. Cibali kapılarından onbeş-yirmi delikanlı Beşiktaş'a misafir mi geliyor, daha uzaktan görünür görünmez, delikanlılar çalgıcıları önlerine katar, gelenleri karşılamaya çıkardı. Şimdi ise o kahvelerden eser yok, manicilerden de...

Peşreve horultu karışırsa
Oruç tutan ve tutmayan, herkesin bir anısı vardır Ramazan'la ilgili... Bugünkü yazımızı ünlülerin Ramazan anılarına ayırdık. Cevdet Çağla anlatıyor:

"Vezneciler'de Letafet Apartmanı'nın altındaki, içeriye doğru uzun, balkonlu kıraathanede, Darültalimi Musiki Heyeti, 30 gün Ramazan 30 ayrı fasıl icra ederdi. Ben bu heyetin en genç sanatçısıydım. Bir Ramazan günü salona kocaman bir koltuk getirildi, en sona konuldu. Bir iki dakika sonra ben diyeyim 120, siz deyin 130 okka bir hatun, iki kişinin yardımıyla koltuğa oturtuldu. O oturur oturmaz fasıl peşrevle başladı. Önce klasik besteler takdim ettik. Konserin ikinci yarısında benim "esme ey bad" diye başlayan nihavend fantezi çalınacaktı. Şarkı arasında bir horultu duyar gibi olduk. Sağa baktık, sola baktık ve konser başlarken giren kadının horul horul uyuduğunu gördük. Gülmemeye çalışarak şarkıya devam ettik: 'Esme ey bad, esme canan uykuda' Doğrusu bu şarkı amiyane bir deyimle cuk oturmuştu."

DİKİZ Mİ VAR?
Cemal Sahir'in anısı ise tiyatroya karşı olan sevgisinin bir işaretidir.

"Dileğim büyük bir operet sanatçısı olmaktı. İstanbul işgal günlerindeydi. Direklerarası eski neşesini kaybetmişti. Ama yine de renkliydi. 1919 yılı Ramazanı'nda tiyatronun balkonunda bir koltuğu bir aylığına tutmuştum. Her gece smokinlerimi giyer, o koltuğa kurulur, piyesi seyrederdim. Yanımda oturanların beni süzmelerini, fısıltı halinde "Bu acayip kılıklı adam da kim?" diye konuşmalarını mühimsemezdim. Tek dileğim vardı. Bu tiyatroda halkın önüne çıkmak. Ertesi yılı bu isteğim gerçekleşti. Ben de sahneye çıktım."

Amelya Özcan anlatıyor: "Ailemiz, Direklerarası'nda büyümüş, yetişmiş, evlenmiştir. Babam Yorgi, tiyatroların en ünlüsünde kemancıydı. Annem Verjin'in kantoları dillere destandı. Kocam Naşit'i anlatmaya ve övmeye lüzum yok. Ben de kanto okurdum. Bir Ramazan gecesi tiyatronun patronu soyunma odasına girdi. Bu ne rezalet diye bağırdı. Soyunma odası ile bekleme salonunu ayıran perdeyi değiştirmekten bıktım artık. Kim yırtıyor bunu. Çıplak kadınları gözetleyen birisi mi var?' Şaşırmıştık.

Annem beni bir kenara çekti ve 'Sana bir sır vereceğim. Perdeyi kesen benim. Babanı kıskanıyordum. Genç kadınlarla ilgisi var mı diye gözlüyordum' dedi."

tel:(0 212) 251 11 77

ergunhicyilmaz@superonline.com


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır