Devletin en üst makamlarında oturan bir yetkilinin masasına özel sekreteri 29 Temmuz perşembe günü bir mektup bıraktı. Küçük bir zarfa konmuş mektup, içindekinin hacminin büyüklüğü nedeniyle şişmişti. Özel sekreter "Garip bir mektup efendim, ancak size göstermeden evraka gönderemedim" dedi.
Mektup Tekirdağ'dan 27 Temmuz'da atılmıştı. Gönderenin adı Cemalettin Yıldırım'dı. Çok üst düzey yetkili mektubu okurken yüz hatlarında belirgin bir değişme oldu. Bitirdiğinde şaşırmıştı, "bir meczup olabilir mi?" diye sordu.
Üst düzey yetkili mektubu daha sonra çalışma arkadaşlarıyla paylaştı, genel kanı "bir delinin işi olabilir" yönündeydi.
Mektubun özeti şuydu: "18 Ağustos gecesi 03.00'de Gölcük'te çok büyük bir deprem olacak."
Evet, deprem oldu, 24 saat önce, 17 Ağustos gecesi 03.02'de oldu.
Cemalettin Yıldırım adlı kişinin gönderdiği mektup 5 sayfadan oluşuyor. Mektubun üç sayfası el yazısıyla yazılmış. Diğer iki sayfasında ise yine elle çizilmiş şekiller var. Şekillerde İzmit Körfezi, Gölcük bölgesi görülüyor. Garip bir şekilde çizilmiş bu şekillerde Gölcük altındaki fay hattının nasıl kırılacağı anlatılıyor.
Ancak mektubun üslubunda bir gariplik var. Şöyle: El yazısıyla yazılmış bölümde, bazı cümleler, okuma yazmayı bile beceremeyen, çok düşük eğitimli bir kişinin ağzından çıkmış gibi. Ancak içinde öyle bazı cümleler var ki, hem Türkçesi açısından çok güçlü, hem de teknik olarak çok doğru.
Bu mektubun başka kopyalarının devletin tüm üst düzey yöneticilerine gönderildiği sanılıyor.
Ancak her makam, üzerinde biraz düşünse de "bir meczubun işi olabilir" kararıyla birşey yapmıyor.
"Deprem olacak" ihbarını yapan mektup da elbette dikkate alınmıştır. Ancak şu anda en ileri ülkelerin bile ulaştığı teknoloji "depremi önceden haber verebilecek" düzeyde değil. Sadece yer bilimcilerin sürekli gözlemleri sonucu "bir deprem ihtimali" olduğu söylenebilir.
Cemalettin Yıldırım adlı vatandaşın kim olduğu bilinmiyor, ayrıca bilimsel bir kariyerinin olup olmadığından da kimsenin haberi yok. Bu durumda mektubun üzerinde durmak, ciddiye almak ve gereğini yapmak herhalde mümkün değildi.
Ancak benim tek merakım var; bu şahıs mektuba adresini de koymuş muydu? Eğer koyduysa en azından "devleti böyle abuk sabuk iddialarla niçin oyalıyorsun?" diye aranıp soruldu mu? Sorulduysa ne yapıldı?
Herhalde dünyada ilk kez çaresizlik içinde kalan halk gece karanlığında bir yakınını kurtarmak için kameraların projektörlerinden yararlandı.
Ancak televizyon kameraları hepsinin ötesinde çok önemli bir başka şey yaptılar. Bir doğal afet karşısında devletin nasıl çaresiz kaldığını, nasıl hiçbir hazırlığının olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koydular.
Ne kadar yazsak, ne kadar bağırsak, tv'lerdeki görüntüler kadar etkili olamazdık.
Televizyonlar yokken Varto'da, Lice'de, Adapazarı'nda neler olup bittiğini tam öğrenememiştik. Demek ki bundan da kötüymüş.
Ama bu kez halk bu kez gerçeği tüm çıplaklığı ile gördü. Teşekkürler kahraman kameraman arkadaşlar. Gerisini Ankara'da oturup da "Bu devleti benden iyi yönetecek yoktur" diyenler düşünsün.