kapat

14.07.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
intermerkez
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ALİ KIRCA(alikirca@sabah.com.tr )


Karşı kıyının hayalleri

Çocukluğumu geçirdiğim ilçenin yazlık sineması, oturduğumuz evin birkaç duvar ötesindeydi.

Arada meyve bahçemiz, toprak bir duvar, dar bir patika ve yine toprak bir duvar... Ve... Sinema...

Yaz mevsimlerini iple çekerdim.

Yazlık sinemanın beyaz patiskadan büyük perdesi yenilenir, etrafına siyah kumaştan çerçeve çekilirdi.

Toprak zemine çakıl taşları serpilir, yerler sulanırdı. Tahta sandalyeler depodan çıkarılıp sıra sıra dizilirdi... Kırıp dökülenleri ayıklanarak..

Sinemanın bütün iç duvarları beyaz badanayla boyanırdı.

Gazoz kasaları, makine dairesinin yanına üstüste yığılırdı.

Bütün bunlar müthiş heyecanlandırırdı hayal kurmayı seven küçük çocuğu...

Ama, yazlık sinemanın açılış hazırlıkları içinde kuşkusuz en heyecan verici bölüm, rengarenk afişlerle; film karelerinden basılmış siyah-beyaz fotoğrafların yeraldığı giriş bölümünün süslenmesiydi.

Eski-yeni filmlerin "geçit resmi"nde bulunduğu o giriş bölümü; renkli bir sanat galerisi ya da gizemli bir sinema mabedi gibiydi.

Ve.. Beklenen an gelip çatardı:

İlk film ne olacak?

Bir sabah bakardık ki, şehrimizin çeşitli yerlerindeki direklerde bulunan boş afiş tablaları rengarenk donatılmış.. Üzerinde "bu akşam" ibaresiyle..

"Ölmüş bir kadının Evrak-ı Metrukesi"

Ya da "Şoför Nebahat"

Ya da "Roma Tatili"

Ya da "Kızgın Güneş"

Ya da "Samson ve Dalila"

Ya da "Aşık Veysel'in Hayatı"

Ya da "Aşkın Gözyaşları"

Ya da "Beklenen Şarkı"

Ve biz hep birlikte, bahçemizin duvarına yasladığımız sete oturarak, yandaki duvarın arkasından talihin bize sunduğu "bedava" sinema şölenini izlemeye koyulurduk.

Ama benim için asıl şölen ondan sonraki geceler başlardı.

Sinemanın yüksek volümlü "sesleri ve müzikleri" gecenin Ağustos böceği cızırtılarını aşarak ve açık cumbalı pencereden içeri sızarak yattığım odaya dolardı.

Ve ben, gözlerimi kapatarak, bütün bir filmi yeniden yaşardım.

Seslerini ve müziklerini -her gün biraz daha hafızama nakşederek- sonuna kadar seyrederdim beynimde..

Daha doğrusu... Hayal ederdim.

***

"Kırk yıl öncesine dair kırık-dökük anıları nereden hatırladın" derseniz, şu "sesi kısılan eğlence yerleri"nden derim.

Boğazın kıyısındaki eğlence yerlerinin "gürültü"sü, denizin karanlığını aşıp karşı kıyıya ulaşıyormuş çünkü..

Ve şikayetler ayyuka çıkıyormuş...

Şikayet sebebi "gürültü" rahatsızlığından çıkıp, sahiller arasındaki "mutlu-mutsuz" azınlık-çoğunluk söylemine dönüşüyor.

Sonuçta, sesler belli bir saatte kesiliyor... Belli bir saatte, karşı kıyı sessizliğe gömülüyor...

***

İstanbul'da tuzu kuru beş-on bin kişiyi ilgilendiren böyle bir soruna, medyada ve gazete köşelerinde haddinden fazla yer verildiğini düşünüyorum.

Hele, oralarda eğlenenlerin, (eğlenceye devam için) öne sürdükleri tezler hayli komik bir manzara arzediyor. Boğazın derinlikleriyle çelişen sığ görüşler ortaya atılıyor.

Hele hele, Öcalan'ın idam kararından, insan hakları sorununa dek, her alanda ortaya atılan "Avrupa'lı ne der!.." sorusunun burada da telaffuz edilmesi traji-komik..

Ya da, "Burası İstanbul, burda böyle uygulama olmaz", ya da "Var mı dünyada böyle bir yer!.." nidaları da anlamsız...

Hukuk söz konusuysa, İstanbul'un ayrıcalığı olamayacağı gibi; böyle yerler dünyanın birçok köşesinde "bal gibi" vardır...

***

Ancak...

Eğer, gecelerin sesinin kısılmasına dair talep gerçekten "karşı kıyı"dan geliyorsa, itirazımız onadır.

Yani, denizin bu tarafında eğlenenlerin "haklar"ını savunmak yerine, karşı kıyıda yaşayanların hayallerine sahip çıkılmalıdır..

Memur maaşlarına yapılan zam hançer yarası gibi... Emeklilik yaşı sancısı böğürlerde.. İşsizlik tehlikesi çığ gibi büyüyor.. Günler "kabus" gibi çöküyor karşı kıyının üzerine..

Lakin... Gece, denizin öteki tarafından sesler, rüzgarın önüne katılıp giriyor pencereden içeri...

Yürekleri hoplatan bir müzik.. Belki arada şen kahkahalar...

Dünya güzeli kızlar, yakışıklı oğlanlar...

Asrın başında, belki bir "sınıf savaşı"nın "saik"i olabilirdi bu "tenakuz" tablosu..

Lakin, sonradan anlaşıldı ki; Hollywood'un onyıllarca sunduğu "şaşaalı ve renkli hayat" manzaraları, alt kattakilerin üst kata tırmanma dermanını veriyordu yorgun bedenlere, kırgın yüreklere..

Yılmaz Güney, son yıllarında çevirdiği "sosyal içerikli" filmleriyle efsane olmuş filan değildi... Daha ilk yıllarında, "Çirkin Kral"ken etrafında pervane olan "harikulade kadınlar" nedeniyle, sıradan insanların "idol"ü ve "efsane"si olmuştu.

Yani...

Karşı kıyıdan duyulacak bir ses olmalı "mesut ve bahtiyar" hayatlara dair.. Bir umut ya da...

***

Vaktiyle benzer bir itiraz minarelerden hoparlörle yayılan ezan sesine de yapılmıştı.

Oysa... Şehre güneşin ışıkları düşmeden daha; o derin tan yeri sessizliklerinin ortasında "iç"inize ulaşan sabah ezanı titreşimleri, imana kapalı yüreklerde bile etki yaratmamış olabilir mi? Yol açmaz mı gizemli muhasebelere derinlerde bir yerde?

Hülasa... Yaşanan her "türlü" hayatın bir karşı sahili vardır mutlaka... İlle de düşman olunmaz yani, "karşı hayat"tan gelen sedaya...

Ve sesler gidip gelmelidir sahiller arasında... "Gürültü" gibi gelse de kulağınıza; seslerden değil, "sessizlik"tenkorkmalı aslında...

***

İsterseniz hepten kesin sesleri, ışıkları da karartın.

Yok edin karşı kıyının hayallerini...

Bence bir sakıncası yok...

Çünkü ben, kırk yıldır çocukluğunun yazlık sinemalarından aşırdığı "ses"lerle beslenen bir hayal aşığıyım...

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır