Fethullah Gülen'in ortalığı kasıp kavuran kasetlerinden sonra ben de bugün bu köşede "tarihi bir kaset" açıklamak istiyorum. Bu da epey önceden kaydedilmiş bir kaset... Ancak kasetteki konuşma "çok net" anlaşılıyor. Değerli bir arşivcinin armağan ettiği bu kaseti, neden yıllarca saklayıp bugün yayınladığıma gelince...
Konu hepten güncelleşti ve -nihayet- akademik bir zemine yerleşti de ondan...
Tartışma Fethullah Hoca'nın kasetleriyle başladıysa da, geçen hafta Abant'ta yapılan "Din-Devlet-Toplum" başlıklı platform toplantısında derinleştirildi. Gülen'in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı öncülüğünde düzenlenen toplantı sonunda çoğu bilim adamı olan katılımcılar, kayda değer bir bildiri yayınladılar. İşte "kaset"i bu aşamada gündeme getirmeme bu bildirideki birkaç ifade vesile oldu.
Bildiride, Abant platformunun katılımcıları "vahiy ile akıl arasında bir uzlaşmazlık olmadığını, İslam'ın vahyi, akla rakip ya da muhalif bir unsur saymadığını" belirtiyor ve "bu ikisi arasında bir uzlaşmazlık olduğunun kabul edilmesi halinde din ile bilim; devlet ile din, hatta hayat ile din arasında gerginlik doğar" diyorlar.
Bildirinin bir başka yerinde ise "Atatürk'le birlikte büyük atılım yapan çağdaşlaşma çabalarının dinin özüne değil, din olarak kabul edilen geleneğe, tezahürlere ve eskimiş kurumlara karşı tavır aldığı" vurgulanıyor. Günümüzde gözlemlenen dine yönelişin Osmanlı'nın yıkılış dönemindeki geleneksel tepkiyle ve geriye dönüş özlemiyle benzeşmediği söyleniyor.
Yani, "Atatürk, özünde dine karşı değildi. Vahiy ile akıl arasında bir uzlaşmazlık görmüyordu. O'nun tavrı irticaa yönelikti. Bugünkü oluşum ise irtica değildir" deniliyor.
Ben bu tartışmayı toplumsal boyutu kadar, tarihsel boyutuyla da önemsiyorum ve akademik düzeyde enine boyuna incelenmesinde yarar görüyorum.
Toplumda dinin yerini ve önemini kabul etmek, inanç özgürlüğüne saygı göstermek, inananların hiçbir baskıya maruz kalmadan inançlarını hayata geçirebilmelerini savunmak ayrı şey, tarihin ve tarihi şahsiyetlerin doğru algılanıp, yerli yerine oturtulmasına çalışmak ayrı...
Atatürk'ün hilafete bağlılığı, dine verdiği önem, İslam'a saygısı üzerine sayısız belge, anı ya da konuşma bulunabilir. Lakin herhalde O'nun "gerçek görüşleri"ni "konjonktürel argümanları"ndan ayırabilmek için olgunluk dönemini incelemek daha doğru olur.
İşte elimdeki bant, bu açıdan önem taşıyor ve Abant'taki tartışmaya, tam 62 yıl öncesinden "sesle katılıyor."
Büyük tezahüratla çıktığı kürsüde Atatürk önce "Kamutay arkadaşlarıyla yeni çalışma yılında buluşmaktan duyduğu sevinci ifade ediyor." Sık sık alkışlarla kesilen uzun konuşmasında, o kısık ve ince ses tonuyla rejimin tamamen yerleştiğini belirtiyor. Sonra da ülkenin temel sorunlarına değiniyor. Konuşmasının bir yerinde CHP'den söz ederken diyor ki:
"Aziz milletvekilleri... Dünyaca malum olmuştur ki bizim devlet idaresindeki ana programımız CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlarıdır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmaları ile asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."
Burada büyük bir alkış kopuyor. Alkışlar dinince Atatürk devam ediyor:
"Bu hadisenin bizim devlet idaresinde kabul ettiğimiz 'Kuvvet birdir ve o milletindir' hakikatine uygun olduğu meydandadır. Kuvvetin yegane kaynağı olan Türk milletinin güzide vekillerini büyük bahtiyarlıkla selamlarım".
Dikkatle okunursa bu sözler, hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmıyor.
Atatürk, "vahyi, hayattan ayırıp dinin doğrudan özüne yöneliyor." İlgilenenler, O'nun liselerde tarih derslerinde okutulması amacıyla bizzat kaleme aldığı -ve bırakın liselerde okutulmayı, ortaya bile çıkartılmayan- "Hz. Muhammed ve İslamiyet"e ilişkin notlarında daha fazlasını bulabilirler.
Bu konuşmadaki görüşlere katılmayabilirsiniz. "Bu yaklaşımın devletle din arasında bir gerilim doğurabileceğini" savunup tartışabilirsiniz. Ancak bir "aydınlanma deklarasyonu" sayılabilecek bu konuşma ortadayken, "Atatürk dinin özüne değil, eskimiş kurumlara karşıydı" derseniz, tarih bunu yalanlar.