kapat

CUMARTESİ 06 ARALIK 1997

Hasta hakları dersi

Nuriye Akman

Kapıdaki güvenlik görevlisinden, çay demleyene, kayıt işlemi yapandan, hasta bakıcısına, hemşiresinden doktoruna kadar herkesin bir araya gelip "hasta hakları"nı tartıştığı bir hastane hayal edebiliyor musunuz? Türkiye için biraz lüks mü diyorsunuz? Ankara'da böyle bir hastane var: Sevgi Hastanesi...

* Kendi personeline hasta hakları dersi veren kaç hastane var Türkiye'de? Kapıdaki güvenlik görevlisinden, kafetaryada çay demleyene, bankolarda kayıt işlemi yapandan, hasta bakıcısına, hemşiresinden doktoruna kadar herkesin belli periyotlarda bir araya gelip hasta haklarını tartıştığını hayal edebiliyor musunuz? Türkiye için biraz lüks mü diyorsunuz? Ankara'da böyle bir hastane var: Sevgi Hastanesi. Sevgicilere göre böyle bir uygulama Türkiye'de ilk kez gerçekleştiriliyor ve başka bir yerde de yok.

* Onları bir otelin konferans salonunda buldum. Dr. Sabri Dokuzoğuz, hasta haklarının tarihi gelişimini aktardıktan sonra tanımlara ve olaylara geçti.

"Bu işin bir ucunda sağlıklı yaşama ve saygı görme hakkı elinden alınmış insanlar, diğer ucunda yapıyı etkileme şansına sahip ama bunun için kılını kıpırtmayan bizler varız" diyordu.

Çay ve pasta saati...

* Hasta hakları dünyada köşeleri belirlenmiş olmakla birlikte, özellikle ülkemizde iki ucu açık bir süreçti. Son yıllarda hasta ve doktoru arasındaki doktorun süperiyoritesine (üstünlüğü) dayanan güven ilişkisi yerini fabrikavari bir ilişkiye bırakmıştı. Hasta bir hammadde ve iyileşmiş hasta bir ürün olarak kabul ediliyordu. Bu yanlış anlayışı kırmak, hasta haklarını özümsemek ve bunlara inanmak insanlaşma sürecinin bir parçasıydı. Hizmetin herkes için eşit, ulaşılabilir ve sürekli olması gerekiyordu.

* Dinleyicilere ani bir soru geldi hocadan:

"Diyelim ki yatan hastalardan birinin canı gece çay ve pasta istedi. Bu saatte ne çayı, ne pastası diyebilir miyiz?"

"O saatte kafeteryada çay da pasta da biter hocam."

"Hayır efendim. Çay ve pasta hiç bitmeyecek. Bunun tedbirlerini almak bizim görevimiz."

Çay ve pasta muhabbeti beni önce gülümsetti. "Hastaların bunca sorunu varken..." diye kendi kendime düşündüm. Ama ders ilerleyip personele verilmek istenen anlayışın genel hatları ortaya çıkınca, hizmet çıtasının böyle yüksek tutulmasının nedenini anladım.

'Fatura evine gider'

* Amaçlanan, hastalara hizmetlerden tam olarak yararlanma konusunda yardımcı olmak ve sistemle ilgili sorunların olumsuz etkisini azaltmaktı. Mesela işlemleri biten bir hasta, faturasının düzenlenmesini beklerken, elektrik kesilse, bilgisayar çökse ne yapılacaktı?

"Hasta, sistem düzelene kadar bekleyecek" diyenlere Dr. Dokuzoğuz, "Hayır, bekletilmemek bir hasta hakkıdır. O evine gider. Biz daha sonra faturayı kesip evine göndermeliyiz. Sistemin zararını biz tolere etmek zorundayız" diyordu.

* Ve sormaya devam ediyordu:

"Sen hemşiresin. Hasta oldun diyelim. Beş kişilik bir odada altına sürgü sürülmesine razı olur musun? İki hastayı birbirinden ayıran perde yıkandı. Hemen takılmadı yerine. Ne yapacaksın? Takip edeceksin yerine yenisinin gelmesi için. Bu benim işim değil diyemezsin. Perde görsel gizliliği sağlar ama işitsel gizliliği sağlayamaz. Hasta ya gaz çıkaracak da yanındakilerden utanıyorsa? Farz edelim ki hasta utanmıyor. Ya yanında yatan diğer hastaların rahatsızlığı?"

* Hasta haklarının en önemli maddesi bilgilenmeydi. Bilgilenme haklarını kullanmaları konusunda hastaları daha aktif katılıma, hangi operasyonun ne riski olduğunu sormaya cesaretlendirmek lazımdı. Hekimlerin bu konuda kabahati çoktu. Anlatmaktan yüksünüyorlardı. "Size şu yapılacak" yerine, "Size şu yapıldı" diyorlardı.

Tercüman gerekli mi?

* Peki ya hasta Türkçe bilmeyen bir vatandaşsa? Kürtçe'den başka dil bilmiyorsa, onu nasıl bilgilendirmeliydi? Hastane bir tercüman kullanmak zorunda mıydı? Bunun bedelini kim ödeyecekti? Tercüman tıpla ilgili biri mi olmalıydı? Tercüman aracılığıyla bilgilenme hakkı kabul edildi ama bedeli kimin ödeyeceği tartışıldı. Beni etkileyen, cevaplardan çok sorulardı. Bu konuların üzerinde düşünülmeye davet edilmesiydi. Sabri Bey, bu konuda da hastanın tarafını tutuyordu ve doktorların tercümana hastanın durumunu anlaşılabilir bir dille anlatmasını savunuyordu.

* Bilgilenen bir hastanın tedaviyi reddetme hakkına geldi sıra. Tamam bu hak hemen teslim ediliyordu ama ya hasta önce reddedip sonra cayar da tedavi isterse ne yapılacaktı?

Hoca, yıllar evvel bir devlet hastanesinde şahit olduğu bir olayı anlattı. Kırık kolu için gerekli olan alçıyı "Git dışarıdan al gel" dendiği için kızıp tedavi olmaktan vazgeçen ama sonra acıdan kıvranarak elinde bir torba alçıyla geri dönen hastaya bir doktorun, "Lan ibne, geri geldin demek. Şunu gidip baştan getirseydin ya" demişti. Sabri Bey, kendini ifade edemeyen hastaya bu yaklaşımın bir işkence olduğunu anlatınca, "Bizde böyle şeyler olmaz" dediler. "Ama" dedi hoca, "en küçük bir imada, bir yüz ekşimesinde bile bulunmayacaksınız. Reddetmek ve reddinden caymak bir hasta hakkıdır. Hasta her durumda iyi muamele görmeli."

Hasta istiyorsa...

* "Temel insan haklarının korunmasını sağlamak, başta çocuklar, psikiyatrik hastalar ve yaşlılar olmak üzere tüm hastalara sunulan hizmetin insancıllaştırılmasını geliştirmek" başlığı altında hocadan dinleyicilere bir ilginç soru daha geldi. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

"Diyelim ki" dedi Sabri Bey, "RP'li ya da ÖDP'li bir hasta iyileşmesi için partisinin bayrağının duvara asılmasını istedi. Ya da bir hasta ona uğur getirdiğine inandığı bir totemi istese yanı başına, ne yapacağız?"

Dinleyicilerin yüzünde "Hiç olur mu" böyle şey gibi bir ifade,`alaycı bir gülümsemeyle çerçevelenirken, hocadan gelen cevap kesindi. "Hasta istiyorsa asacağız onları."

* Peki yoğun bakımda ziyaret olmalı mıydı? Kısa süreli olabilir miydi? Hasta, bir yakının onun elini tutmasını isterse nasıl karşılanmalıydı? Hastanın yanında çok uzun süre duran yakının üstüne gidilmeli miydi? "Hastanı göremezsin hemşerim. Yassah!" mı denilmeliydi, devlet hastanelerindeki gibi?

Evet ve hayırlar eşit olunca hoca yine bir çerçeve çizdi.

Evet; sağlık personeli bu tür ziyaretleri engelleyebilirdi çünkü ziyaret saatlerinden sonra hastanın ateşi yükselirdi daima. Ama burada işin esası bu engellemeyi, hastanın hakkını korumak için yapmaktı. Bu da hastayı ve yakınını şefkatle bilgilendirerek yapılmalıydı. Ayrıca hasta, ziyaretçi istememe hakkına da sahipti.

Aklarla karalar arası

* Sevgi'de yaşanmış bir örnek olayla ne demek istediğini daha da genişletti. İçlerinden bir doktor, bir çocuğun kırık kolunu kapalı olarak yerine oturtma işlemi yapacaktı. Çocuğun annesine dışarı çıkmasını söylemişti. Kadın "Çıkmayacağım" demişti. Tartışmışlardı. Doktor, haklı olduğuna inanıyordu. Kadın, sonunda çıkmıştı ama sırf bu yüzden hastaneden ayrılmaya karar vermişti doktor. Sabri Bey'e göre bu, doktorun mutlak hakimiyet anlayışını gösteriyordu. Çünkü doktor, "Gerekirse tedaviyi bırakırdım" demişti. Dersi dinleyenler, hep bir ağızdan, "Ama hocam, annenin çıkması gerekmez miydi zaten" dediler. Cevap, aklarla karalar arasında grileri aramayı öneren türdendi yine:

"Burada annenin ne hissettiği önemli. Çocuk, müdahele sırasında tabii ki bağıracaktı. Anne fiziken ve ruhen etkilenebilecek hatta bayılabilecekti. Ona bunlar tatlılıkla anlatılmalı yani bilgilendirilmeli ve onamına sunulmalıydı. Dışarı çıkın demek yerine, çıkmanızı öneririz, çıkmanızda yarar var denmeliydi. Buna rağmen çocuğun yanında durmak isterse durur."

'Ameliyathane mabettir'

* Dr. Dokuzoğuz'un mahremiyet hakkını anlatırken verdiği örnek olay, dersi daha eğlenceli bir hale soktu.

Şuuru yerinde olmayan bir kadın hasta, sık sık üstünü başını açıyorsa, hemşire, bu hastanın çıplak bacaklarını bir doktorun seyretmesini engellemeli miydi? Sonunda oy birliğiyle karar verildi ki evet, hastanın röntgenlenmemek hakkını yerine getirmek hemşirenin göreviydi.

* Peki bir ameliyatı hastane personelinden birisi, mesela hasta ile hekim arasındaki kontağı sağlayan bir hostes izlemek isterse içeri girebilmeli miydi?

"Hayır. Ne münasabet. Ameliyathane bir mabettir. O kutsallığı kimse bozamaz" diye bir savunma geldi. Bunu "Canım izlemek istiyorsa izin verilebilir" diyenler oldu.

Ama bir hostes gerekmediği halde bir ameliyata girmişti.

Hoca, "Ameliyathane mabet falan değildir. Bizler de kutsal kişiler değiliz.

Orası önce hastanındır çünkü onun bedeniyle oynanacak. Ameliyatını orada olması gerekmeyen yabancı bir gözün seyretmesini o istiyor mu bakalım. Neden hiçbirinizin aklına bunu ona sormak gelmiyor?" dedi.

Derin ve büyük bir sessizlik oldu. Mesaj anlaşılmıştı. Artık görevlilerin dışında kimse ameliyathaneye girme teşebbüsünde bulunmayacaktı.

Hoca, şu cümleyle konuya noktayı koydu:

"Unutmayalım. Biz hastalara onları tedavi ederek lütufta bulunmuyoruz. Onlar bizim tedavimizi kabul ederek bize lütufta bulunuyorlar."

Tıraşı kim yapacak?

* Sıra en can alıcı soruya gelmişti. Hastanın operasyon için vücut tıraşı olması gerekiyorsa bunu kim yapacaktı?

Bir kısmı "Berber" diye yanıtladılar, bir kısmı "Kendi yapmalı. Berber yalnız saç ve sakalı yapıyor. Vücut tıraşı yapmak istemiyor" dediler.

Hoca, biraz gücenerek sordu:

"Kardeşim, hasta ne istiyor bakalım? Bu soruyu asıl ona sormak lazım. Kendini o tıraşı yapabilecek güçte hissediyor mu acaba? Düşünsenize adam ya hemoroit ameliyatına girecekse? Nasıl eğilecek de arkasını tıraş edecek? Belki de en doğrusu bunu hekimin yapması.

* Tabii sonunda kazan kaldırdılar dinleyenler:

"Hasta hakları var da hekimlerin, hemşirelerin hakları yok mu?"

Ve Sabri Bey derse noktayı koydu: "Sizin hastaya karşı hakkınız değil. göreviniz var. Sizin hakkınız hastane yönetimine karşı olabilir veya devlete karşı. Bırakalım bu iktidar savaşını. İktidar hastada olmalı. Bizde değil."

* Dersten ayrılırken, hasta haklarını yalnızca sağlık personelinin tartışmasının yeterli olmayacağını düşünüyordum. Tabii bu da çok büyük bir aşamaydı ama asıl hastaların kendi haklarını bilmesi lazımdı. Derken Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği'nin kurulduğunu öğrendim. Gittim, onları da dinledim. Yarın size aktaracağım.

* Ben şimdi Sabri Dokuzoğuz'a dönüp soracağım:

Acaba ben dersimi anlamış mıyım hocam? "Hak nedir?" diye sorulunca ne diyeceğim? Hak verilir mi alınır mı? Hak bir uzanış, uzayış ve uyanış mıdır yoksa? Topraktan meyveye uzanan ellerle, meyveyi toprağa doğru uzatan ellerin kesişme noktası mıdır hak? Öyleyse buradan okur haklarına sıçrayabilir miyim? Şöyle mi söylemeliyim? Biz okurlara yazarak lütufta bulunmuyoruz. Onlar bizi okuyarak bize lütufta bulunuyorlar. Hocam? Doğru mu hocam?


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr