![]() |
| 5 NISAN 1997 CUMARTESI |
Beethoven'la kucaklaşmak için, ağaçsız, otsuz, gübresiz toprakların ortasında bir hayal evi gibi ansızın beliren Türk Metal Tesisleri'ne aktı binlerce kişi. Kendi bozkırlarında "Beethoven"la gülistan yarattılar. Kulağımı kalabalığın kalbine dayamış, müziğin peşinden giderken, bir kişi, "Siz hiç dinlediniz mi, 9'uncu Senfoni'yi, böyle bir kemandan?" diye soruyordu. Yaşasaydı Beethoven'ın sağır sevincini hücrelere akıtacağına inanıyordu.
Kalabalıklar/Nuriye Akman yazıyor * Siz hiç bozkırda Beethoven dinlediniz mi? Hayır diyenlere sözüm: Yazık, çok şey kaçırdınız. Evet diyenler söylesin: O an içiniz mi bozkırdı, dışınız mı? Daha önce içlerindeki kıraçlığı Sevincin İlahisi ile sulayanlar, Sevda Cenap And Vakfı yetkilileri yani, bu kez içi yeşermiş, dışı bozkır kalmış bir kente çağırdılar Beethoven'ı. Onunla kucaklaşmak isteyenler 14'üncü Ankara Müzik Festivali'nin açılış konseri için 25 kilometrelik bir yol kat edip, ağaçsız, otsuz, gübresiz toprakların ortasında bir hayal evi gibi ansızın beliren Türk Metal Tesisleri'ne aktılar. Öncelikle kendi bozkırında Beethoven'ın ellerinden gülistan yaratanlara selam ederim. Birleşmiş Ankara Orkestra ve korolarını kucaklar, coşkunun çağrısına yanıt verenlerin gözlerinden öperim. Bu çağrının anlamını anlamayanlara ise sözümü en son söylerim. * Her olayın bir pik noktası vardır. Bu anların anı, senfoninin dördüncü bölümündeydi. Kulağımı kalabalığın kalbine dayamış, müziğin peşinden gidiyordum. Maestro, orkestrayı değil, benim içimdeki vurmalı, yaylı, nefesli sazları idare ediyordu sanki. Koristler, orkestranın arkasında siyah beyaz bir duvar gibi oturuyordu. Birden duvar canlandı, orkestranın önünde duran solistlerle birlikte ayağa kalktı. O an benim de bütün yüreklerim ayaklandı, on bin martı havalandı salonda. Koristlerin ellerindeki nota kitapları bir kelebek gibi kanatlarını açtı. Duvar şakımaya hazırlandı. Erkekler siyah, kadınlar beyazdı.
'Kini intikamı unutalım'
* O zaman fark ettim ki siyahların nüansı yoktu, ama bütün beyazlar başka başkaydı. Bu kadar çok beyaz olmasına şaşırmaya zaman buldum. Ve yine o an fark ettim ki, solist ve koristler eserin yalnız o bölümünde değil, bütününde vardılar. Sadece bedenleriyle değil, şarkılarını dışarı akıtmadıkları an da şarkıdaydılar. Bir soprano, bir mezzo soprano, bir tenör ve bir bas, koro ile konuşmaya başladı: - "Sevinç, ey ilahi kıvılcım! Senin ışıklarınla sarhoş olarak mabedine giriyoruz. Haşin dünyanın ayırdıklarını, senin güzelliklerin birleştiriyor. Sevinç! Tatlı uçuşunun durduğu noktada bütün insanlar kardeş oluyor." - "Ey milyonlarca insan! Müşterek bir kucaklaşmada öpüşün. Bu buse, bütün dünya içindir. Siz ki bir dostun dostu olmak bahtiyarlığına eriştiniz, sevinçlerinizi, sevinçlerimize karıştırın. - "Herkes sevince hürmet etsin. O bizi meçhulün tahtının yükseldiği yıldızlara sevk eder. Bütün yaratıklar doğanın memelerinden sevinç emerler. Bütün iyiler, bütün kötüler sevincin izini takip ederler. Zevk, kurtların ve meleklerin ortak hissesidir ve Allah'ın huzurunda ayakta dururlar". - "Kini intikamı unutalım. Kahhar düşmanımızı affedelim. Kalbinin üzerinde hiçbir gözyaşı ağırlık yapmasın. Hiçbir nedamet onu kemirmesin. Borçlar defterimizi imha edelim." - "En katı acılarda cesaret ve kuvvet. Ağlayan masuma yardım. Edilen yeminlere ebedi iman. Dostlara da düşmanlara da hakikat. Zalimlerin zincirlerinden kurtuluş. Hainlere karşı bile büyüklük. Ölüm döşeğindekilere ümit. Sehpa üzerinde af. Kardeşler birlikte söyleyin: Bütün günahkarlar affedilsin ve cehennem bile kalmasın. "
'Ne olur kesmeyin, susarlar'
* Shiller'in kutladığı sevinç, yani hayat, koronun ağzından insanları acıları için cesarete davet ederken, bir kadın (bana sonra anlattı) kalabalıkta kaybettiği bir adamı arıyordu oturduğu yerden. Binlerce kişiyi tarayan gözleri adamın yüzünü nihayet yakaladı. O yüzde bir zamanlar kibrit çöpünden keman yapmış bir idamlığın anısı vardı. Adam, "Siz hiç dinlediniz mi, dokuzuncu senfoniyi, böyle bir kemandan?" diye soruyordu. Yaşasaydı Beethoven'ın sağır sevincini hücrelere akıtacağına inanıyordu. * Ben o sırada izdihamdan 45 dakika geç başlayan konsere giremeyenlerin artık biten protestolarını düşünüyordum. Maestro bagetini kaldırmış, bir süre seslerin susmasını beklemişti. Beklediği an bir türlü gelmeyince müziği başlattı. Islıklar ve yuhalamalar uzun süre devam etti. Haberciler, dışarıdaki şamatayı izlemek üzere koşuşturdular. 57 yıl sefalet, hastalık ve kederle çarpışan Beethoven'ın yaşamı kadar trajik bir durumdu. Şef konseri bırakıp gidecek diye çok korktum. İçimden "ne olur kesmeyin, şimdi susarlar" diye bağırıyordum. Biletli oldukları halde içeri giremeyenleri anlıyordum ama başlamış bir konseri sabote etmelerini klasik müzik dinleyiciliğine yakıştıramıyordum. Zaten konserin başında slogan atılmasını, Bakan yuhalanmasını da anlamamış, yerlerin dibine girmiştim. * Shiller'i düşünüyordum. Büyük şair, çok mutsuz olduğu bir dönem bir veda mektubu yazıp bir köyde inzivaya çekilmişti. Hem bu dünyadan hem öte dünyadan nefret ediyordu. Kalbinin yeni bağlılıklara ihtiyacı vardı. Bir sabah kırda gezerken yarı soyunuk genç bir adamın kendini dereye atmadan önce dua ettiğini gördü. Sefaletten çaresiz kalmış bu ilahiyat öğrencisini kurtardı, teselli etti. Ve Sevince İlahi'ye o hızla başladı. Benim şimdi porotestoculardan Shiller'in de anısına saygı beklemeye hakkım yok muydu yani?
'Bu eseri 30 yılda yazdı'
* Müziğin ana teması kendini usul usul vermeye başlamıştı. Ama bu kez de bölüm aralarında yersiz alkışlar fışkırıyordu tribünlerden. "Eyvah, çok ayıp oldu orkestraya, konsantrasyonları elden gidecek" diye çırpınıyordum. Alkışların ezdiği o güzelim suskunlukları kucaklamak istiyordum. Zaten akustiği olmayan, daha çok parti kongreleri ya da spor karşılaşmalarına hizmet verebilecek olan salonda, büyük eserin yorumunu zedeleyecek hiçbir şeye ne olur kimse izin vermesin diyordum. * 9'uncu Senfoni, her şeye rağmen bütün haşmetiyle ilerliyordu. Bazen zafer kazanmış bir kumandan, bazen dilekleri gerçek yapmaya hazır bir peri gibi ilerliyordu. Şu kızın tokasını, şu kadının fularını, şu adamın papyonunu, şu delikanlının gözlüğünü, şu amcanın bastonunu, şu teyzenin ayakkabısını kuşatıyor, saçlarını yalıyor, gözlerine çiğler bırakıyor, sonra gürül gürül içlerine akıyordu. * Bir delikanlının konser öncesinde kemancılara yaklaşıp, "Sizce sağır bir insan böylesine kompleks bir eseri nasıl yazabilir? dediğini duymuştum. Kemancılar delikanlıya, "Beethoven bu eseri 30 yılda yazdı. Müzik onun için duyulacak değil, yaşanacak bir şeydi. O zaten kendi içinde o müziği duyuyordu" dediler. * Son nota da görevini yapıp, orkestra susunca salonda muazzam bir alkış fırtınası koptu. Festivalin medya ilişkilerini yönlendiren NPR ekibinin başı Nur Başnur'la göz göze geldim. On bin sevinç pırıltısı vardı gözlerinde. Bravo sesleri çınlıyordu salonda. Acaba kaç kişi eserin 1824'de ilk çalındığı günü hatırlıyordu? Sağır olmasına rağmen orkestrayı yönetmeye çalışan Beethoven zihnindeki ölçüleri vururken, orkestra bestecinin arkasında duran diğer şefe ve başkemancıya bakarak çalıyordu. Beethoven eser bitince patlayan alkışı duyamadığı için arkası seyirciye dönük durdu bir süre. Mezzo soprano, onu omuzlarından tutarak salona çevirdi. Sanatçı çılgınca ellerini birbirine vuran, şapka fırlatan, mendiller sallayan dinleyiciyi o zaman gördü. Eser çok beğenildi ama hasılat Beethoven'in ümitlerini karşılamadı. Derin bir üzüntüyle kanepaye yığılan besteci, konser elbisesiyle uyuya kaldı. Yaşam çilesinin bitmesine 3 yıl vardı.
'En zor konserlerden biri'
* Gürcü Şef Jansug Kakhidze'i konser sonrası kokteylinde yakaladım. Protestolardan nasıl etkilendiğini sordum. Şunları söyledi: "Önce fundamantalistlerin protestosu zannettim. Ne yapabileceğimi düşündüm. Konseri kesebilirdim ama daha büyük olay çıkardı. Tamam, tamam, sakinleşiyorlar diye kendimi sakinleştirdim. En sonunda müzik protestoyu yendi. Konserden sonra onların biletli seyirciler olduğunu öğrenince rahatladım. Bu, hayatımın en zor konserlerinden biriydi. Salonun akustiği yoktu. Bütün koşullar elverişsizdi. Kendimi gerçek bir konser ortamında hissedemedim. Ama Türkiye'nin kültürel açıdan gelişmesinde bu konserin önemli bir adım olduğunun bilincindeyim ve katkıda bulunmaktan memnunum. Gelenlerin eminim ki yüzde 95'i hayatlarında ilk kez Beethoven dinledi. Zaman zaman gereksiz alkışlar oldu. Bu dünyanın her yerinde olur, alışığız. Ama 4'üncü bölümün ortasında kreşendodan sonra müziğin durup, bir soluk alıp, o soluğu yumuşacık bir başlangıçla vermesi gereken bölümde alkış alınca o geçişi yapamadık. Orada zorlandım. Ama her şeye rağmen dinleyiciler mutluydu. Bu beni de mutlu etti." * Soprano Gabrielle Lechner'le de konuştum: "Bu kadar çok insan beklemiyorum. Çok etkilendim. Protestolardan önce ürktüm. Hatta içeri girip bir şey yaparlar mı diye düşündüm. Maestronun konsantrasyonu bozulacak diye çok korktum. Durumu sonra öğrendim. İçeri girilemediği için protesto normal ama bu kadar uzun sürmemeli, konser başlayınca bitmeliydi."
'Umut insandır'
* Konser çıkışında konuştuğum üç kişi, üç farklı notaydı: Biri dedi ki, "Gördünüz değil mi? Laik Türkiye inancımızı nasıl haykırdık. Kültür Bakanı'nın yuhalandığını, Yekta Güngör Özden'in alkışlandığını yazmayı unutmayın. İşte çağdaş Türkiye tablosu bu." Diğeri dedi ki, "Biliyor musunuz, sağırlığından dolayı bir sürgün gibi yaşayan, birkaç yakınından başka kimse ile temas etmeyen sanatçı, insan sesine ve insan yüzüne hasretini 9'uncu Senfoni ile gidermek istedi. İlk kez bir senfoniye koro ve solo kısımları ekleyerek son sözü insana verdi. Umut insandadır. Senfoninin birlik çağrısı karşılık bulmuştur." Öteki dedi ki, "Bu müthiş olayı yaratanları kutlamalı ama politikayı sanata alet edenleri de kınamalı. Bir de biletlere ve davetiyelere hakim olunsaydı." * Ben ne dedim kendi kendime? Şöyle: Bu muhteşem sevinci besleyen oysa, yaşasın ıstırap! Ama bu ıstıraptan damıtılmış eserin coşkusuyla gerçekten titreyenler miydi; nefeslerini önce konserin gecikmesine, sonra bir bakanı yuhalamaya, ardından slogan atmaya ve içeri girilemedi diye protesto ıslıklarına harcayanlar? Yoksa Maestro haklı mıydı? 10 bin kişinin yüzde 95'i hayatında ilk kez mi Beethoven dinlemişti? Beethoven, "Söylendiğine göre sanat uzun, hayat kısaymış. Asıl uzun olan hayat, kısa olan sanattır" derken ne demek istemişti? Shiller, neden gözyaşı ve kin kalplere baskı yapsın istememişti? Yeşermemeye and içmiş bozkırları hangi yağmur ıslatabilirdi ki? |
|