kapat

26 MART 1997 CARSAMBA
Hıncal Uluç
Refah'ın ikili oyunu..

Refah ikili oynuyor.. Tavanı, yani Refah'ı yola getirdiğini sanan ortağı Tansu Çiller'i ve bu ülkede laik ve demokratik rejimin bu ülkedeki en gerçek bekçisi Atatürkçü Ordu'yu idare etmek Prof. Doktor Necmeddin Erbakan'ın görevi..

"Siz başkana bakmayın.. O durumu idare ediyor, gerçek bizim söylem ve eylemlerimiz" diyerek tabanı tatmin etmek de, Hasan Hüseyin Ceylan gibi militanların..

Demirel "Gözlerime bakın ne demek istediğimi anlarsınız" derdi.. Refah işi derin anlayışa bırakmıyor, açık açık söylüyor..

Oğuzhan Asiltürk istediği kadar "Partimiz adına Genel Başkan konuşur. O arkadaşlar kendi adlarına konuşuyorlar" desin..

Kimse inanmaz..

Çünkü herkes biliyor ki, bu ülkede Refah, parti disiplini en güçlü partidir. Prof. Erbakan'ın direktifi ya da onayı olmadan, hiç kimse ağız açamaz, parmak oynatamaz..

Grup Yorum'u iki günde bir tutuklayarak, dünyanın en çok tutuklanan müzik grubu yapan savcılarımız ve mahkemelerimiz, Refah Gecesi'nde İpekyol adlı grubun okuduğu içsavaş çağrısını dinlemediler mi acaba?

"Bir elinde keleş var

Bir elinde mermisi

Sırtlanmış yavrusunu

Cihat eder bacılar.."

Elinde kalaşnikofla kimi öldürmeye gidiyor bu bacılar söyler misiniz Baş Bacı?

Şimdi savcılarımız, yargıçlarımız "Efendim Adalet Bakanı Refahlı.. Boynumuz kıldan ince" deyip vicdanlarını susturabilirler mi, Grup Yorum'u durmadan içeri tıkarken?

Devlet Güvenlik Mahkemesi savcıları, eğer bu şarkı da, iç güvenliği kökünden yıkmaya yönelik bir savaş çağrı ve tahriki değilse, bu mahkemenin varlık sebebinin ne olduğunu düşünürler mi acaba?

Refah, Prof. Erbakan eliyle, Tansu Çiller'i mışıl mışıl uyuttu.. Şimdi askeri idare etmeye çalışıyor.

Tek amaç zaman kazanmak ve devlet kadrolarına tümüyle yerleşmek.. Ondan sonra cihada hazır olacaklar..

Cihad günü gelene kadar, tabanı elde tutmak, Prof. Erbakan'ın attığı imzalara bakıp öfkelenenleri yatıştırmak kolay değil. Ama bunun yöntemi de bulunmuş.

Partide, bilinçli olarak ön plana çıkarılan kişiler var. Hasan Hüseyin Ceylan bunların başında.. Tabana gerçek mesajı onlar veriyorlar..

Sonra Oğuzhan Asiltürk çıkıyor, takiyeyi açıklıyor.

"Onların sözü partiyi bağlamaz.."

Bağlamazsa, böyle uluorta konuşmalarına, başkanla taban tabana zıt şeyler söylemelerine susup oturulur mu? Bir eylem yapılmaz mı? Bir uyarı..

Refah'ta hangi Belediye Başkanı, hangi milletvekili, hangi bakan, ne yapıyor, ne söylüyorsa, bilin ki Erbakan'ın haberi dahilinde konuşuyor bu işi..

Bu partide Erbakan'dan habersiz kuş uçmaz..

Bu oyuna gelmemek gerek..

Peki kim gelmeyecek?

Gözlerime bakın, ne demek istediğimi anlarsınız?


Savaş, barış ve şiir!

Jülide "Siz ne diyorsunuz bu şiirli politikaya" dedi, Mehmet Barlas'a.. TGRT, ana haber bülteni en erken kanal. Her gece onu izleyişim bundan.. Jülide'nin güzelliği ile ilgisi varsa, namerdim..

Barlas, o engin kültürü ile yanıt verdi..

"Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.."

Yani, aslanlar, kahrının pençesinde perişan olurken, hazret bir ahu gözlüye kurban gitmiş..

"Yavuz Selim yazmış" dedi, Mehmet, Jülide'nin "Ahu" gözlerinin taa içine bakarak.. Devam etti.

"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.."

"Bu da Kanuni'nin.. Osmanlı'nın şair padişahlarından ikisi bunlar.. Günümüz politikacıları da, savaşacaklarına şiirle konuşsalar, barış içinde yaşasak!.."

Eksik olsun Mehmet..

Avni mahlası ile yazan, "Karındaşlarının katline dahi izin veren" yasası ile Fatih'i de sayarsak, bu şairler, Osmanlı'nın en savaşan, yaşadıkları sürece ülkeye barış yüzü göstermeyen sultanları.. Yok ettikleri dış düşmanları geç.. İçerde, yok ettikleri kardeşleri, oğulları ile tarihe geçmiş, "Yavuz'a vezir olasın" sözünü lanet sloganı yapmış kişiler..

Bir elleri şiir yazarken, öbür elleri savaş ve ölüm fermanları imzalıyor..

İstanbul'u ikinci kez fethe kalkanların şiir yazmaya başlaması tesadüf falan değil, Mehmet..

Aman dikkat!..


Tüyleri dökülen melek!..

Masallar bazan da işte böyle, büyükler içindir ve bazan büyüklerin de fena halde masala ihtiyacı vardır..

Güneri Cıvaoğlu, Pazar günkü enfes yazısında (Okumadıysanız mutlak bulun ve okuyun) ne güzel naklediyordu, yaşamın anlamını..

"Sevmek ve sevdiğimiz bir yerde olmak" diye..

Peki de, ben sevdiğim yerde bulunurken, seveceğim ve de beni sevecek kişi, Çin-i maçinde, Kaf Dağı'nın ardında ise ne olacak? Nasıl bir araya geleceğiz de birbirimizi sevdiğimizi anlayacağız? Ya da birbirimizi hiç bulamadan çekip gidecek miyiz bu dünyadan?

"İşte orasına rüfailer karışır" diyorsanız, haklısınız?..

Bir düşünün bakalım, sevdiğinizle nasıl karşılaştığınızı?..

Baba dedemler Kafkasya'dan, anneannemler taa en uzak Rumeli'den göç etmeseler, babam ağası olduğu köyü çocukken terkedip askeri okula yazılmasa, teğmen olduğunda cihet-i askeriye onu Kilis'e tayin etmese, "Kızımı herkese veririm, ama askere vermem, çünkü onu alır benden uzaklara götürür" diyen anneannem kararında direnebilse, siz bu satırları okuyamazdınız. Çünkü bütün bunlar olmasa, ben olmazdım..

Şimdi bütün bunlar tesadüf mü, yoksa işin içinde bir Michael mı var?..

Michael.. Yani Mikail!..

Yani Hıristiyan ve Yahudi inanışına göre dört büyük melekten biri. İslam inanışına göre, Cebrail'den sonra ikinci büyük melek.. ("Kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mikail'e düşman olursa, şüphesiz Allah da o gibi kafirlerin düşmanıdır." Bakara, 98)

İkisi de aşka ve sevgiye küsmüş bir araya gelmesi mümkün olmayan iki insanı, Mikail buluşturuyor, Michael'de..

Bir yanda William Hurt ve Andie McDowell.. Normal koşullarda bir arada olmaları imkansız iki insan.. Öte yanda, bu ikisini bir araya getirme görevini yüklenmiş melek Mikail..

Ne var ki, bu filmde Mikail'i herkes görüyor.. John Travolta, müthiş şirin oynuyor, bu kafamızdaki melek ile taban tabana zıt, yaşlı, göbekli, tam kıro meleği.. Ama meleklik onun görünüşünde değil, kalbinde..

Sonunda, önce birbirlerini buluyor, Hurt ile McDowell, sonra da sevgiyi..

Ve Mikail başka sevgilileri buluşturmak için yola koyuluyor yeniden..

Sinemadan çıkarken düşünmeye başlıyorsunuz?

"Benim de, bana hiç görünmeyen bir Mikailim var mı acaba?.. Sevdiğim, beni seven insanların karşıma çıkması, tamamen tesadüf müydü, yoksa, Mikail mi bitiriyor işi," diye..


Çağla!..

Tam Çağla mevsiminde, Çağla'yı güzel seçtik.. Bir Türkiye güzelimiz daha oldu. Güzellerimizin sayısının artması güzel şey.. Bazıları "Enflasyon" diyor..

Fazla güzel göz çıkarmaz.. Keşke her enflasyon böyle olsa..

Harika bir gece düzenlemişti Kanal D!.. Bir büyük yanlışları vardı. Sunucular..

Her ikisini de çok sevdiğim Burak ile Demet, öyle acemi, öyle tatsız kaldılar ki sahnede..

Ellerinde bu işi hem de nasıl muhteşem yaptığını kanıtlamış bir Defne Samyeli varken mesela, "Bunların bugünlerde reklamı bol medyada, çıkaralım gitsin" demek çok büyük hataydı bence.. Halit Ağabey'e de o soruları hiç ama hiç yakıştıramadım.

Demet, konu mankeni gibi sahnede anlamsız anlamsız dolaşırken, gecenin gafını Burak yaptı.. Gilbert Becaud gibi bir büyük usta "Bis" yapmak için sahneye dönerken, yolunu kesti, Koskoca Becaud'nun işini üç şarkıda bitirdi.

Türkiye'nin her mahallesinde on tanesi bulunacak o şaşkaloz Fransızı da, "Sihirbaz" diye sahneye nasıl çıkardılar onu da pek anlamadım.

Ötesinde, benzersiz bir özen.. Belli masraftan kaçınılmamış.. Dekorlar, kostümler.. Uğurkan'ın koreografisi..

Bakmayın bizim hiçbir şey beğenmeyen medyamıza.. Kızlar da ekranda göründüklerinden çok daha güzeldiler.. İlk onu seçmekte de zorlandım. Son dördü de, bu kez!..


Dövme!..

Demet'in kendisi kadar kolundaki dövme de dikkatimi çekti o gece.. Dövmenin aynısı, Berent'in kolunun aynı yerinde var. Berent, Burak'tan önceki.. İki sevgili iken, dövmeciye gitmişler, aşklarını dövdürmüşler..

Ama işte, aşklar bitiyor, dövme bitmiyor. Şimdi ikisi de başka aşklar peşindeler. Yeni sevgilileri, her an eski sevgiliyi hatırlatan bu dövmeden rahatsız olmuyorlar mu acaba?

Gençler..

Bir heves uğruna vücudunuzun orasını burasını dövdürürken iki kez düşünün, ne olur!..


Bizim Duvar

Cinsel tacizi boşverin. Bu ülkede ne profesörler dinsel taciz yapıyor, ona bakın!

Hakan/Utku


Sevdiğim laflar

Kadın ile erkeğin anlaştığı tek husus her ikisinin de kadınlara güvenmemesidir.

H.L.Mencken


Karadeniz'den

Temel'in bindiği vapur batmış. Bir sandalda on kişi denizin ortasında, güneşin altında kalmışlar. Üç gün direnmişler ama üçüncü günün sonunda ölmemek için, kurayla belirledikleri bir yolcuyu kesip yemişler. İkinci kura çekişte adı çıkınca Temel bir sürü konserve çıkarmış,

- Bunları yiyin, benden iyidir, demiş.

- İlk yolcuyu yemeden önce neden çıkarmadın?

- Ben konserveyi pek sevmem de..


© COPYRIGHT 1997 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Bu sayfa YÖRE Elektronik Yayımcılık tarafından hazırlanmıştır. Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr
YÖRE Elektronik Yayimcilik A.S.